Benim Elazığ’ım…

TEODORA DONİ
Benim Elazığ’ım…
 
Çok konuşuldu ama hep inkâr edildi. Maalesef tıpkı bir deprem öncesi gibi bazı artçı depremler oldu ve bir yerlerden enerji boşalması olunca asıl büyük deprem hep ertelendi. Sonunda büyük deprem kaçınılmaz oldu ve meşhur dava görülmeye başlandı, epey bir süredir de devam ediyor.

Halk tarafından da devlet tarafından da biliniyordu bu karanlık işler, ama el ele verilip toprağın altındaki sırlar bir türlü açığa çıkartılamıyordu. Şimdi medyada her gün gördüğümüz ve duyduğumuz itiraf edilen gerçekleri aslında halk daha en başından beri biliyordu.

Bana hep masal gibi gelen şeyleri şimdi medyada görünce kanım donuyor.

Yıllar önce hep masal gibi gelmesine rağmen hep bir “acaba” ile de yaşadım uzun bir süre. Eşimin işten dönüşü biraz gecikince kucağımda bebekle pencerenin önünde bazen saatler geçiriyordum ve eşim geciktikçe daha çok korkuyordum.

Endişe ve korkuyla, pencerenin yanında, kucağımda bebekle, saatlerce ayakta kaldığım için bazen ayaklarımı ve ellerimi hissedemiyordum. Bu bekleyişim ta ki eşim eve gelene kadar sürüyordu. Benim gibi birçok insanın olduğunu biliyordum, zamanının büyük bir bölümünü böyle korku ve endişe içinde geçiren.

Acabalarla, korkularla ve endişelerle dolu günlerimin geçtiği ancak buna rağmen çok sevdiğim o şehirden uzaktayım şimdi.

Ancak benim için o şehir, doğduğum şehir kadar önemli.

Bugünlerde o şehir daha çok aklıma geliyor, hem medyada çıkan haberler yüzünden, hem de mübarek Ramazan ayının, Oruç ayının yaklaşması yüzünden.

Bana “kelime-i şahadet” getirmek de, ilk orucumu tutmak da o şehirde nasip olduğu için ister istemez o şehrin benim için ayrı bir önemi, bende ayrı bir yeri var.

O şehrin, benim için bir diğer ayrıcalıklı yanı da çocukluğumun Romanya’daki şehrini, dolayısıyla çocukluğumu bana hatırlatması.

Çocukken, sanırım beş veya altı yaşındayken anneme çok yalvarırdım beni de işe beraber götürsün diye.

Çok hoşlanıyordum annemin iş yerine gitmekten. Çünkü onun çalıştığı yer tam şehrin merkezindeki bir cadde üzerindeydi ve cadde araç trafiğine kapalıydı. Kafeterya, bar ve sinemalar hep o cadde üzerindeydi.

Akşamüstü tıklım tıklım olurdu cadde. Sadece şehirdeki gençler değil, şehre yakın olan kasaba ve köylerdeki gençler de o caddeye gelirlerdi.

En güzel cicilerini giyip o caddede saatlerce tur atarlardı. İşte beni en çok çeken daha sonra da unutamadığım bu ilginç manzaraydı.

Annemin çalıştığı işyerinin bir penceresinden dışarıya, o ağabeylere ve ablalara hayran hayran bakardım. Büyüdüğümde ben de arkadaşlarımla gelip bu caddede gezer, boy gösteririm, diye düşünüyordum.

Ama maalesef ben büyüyene kadar gençlerin uğrak yerleri değişti ve çoğaldı ancak ben hiçbir zaman çocukluğumdaki o caddeye ve o gençlere hayranlığımı unutamadım.

Sonra ne ilginçtir ki, kader beni doğduğum ve çocukluğumun geçtiği şehirden iki bin kilometre uzağa, Elazığ’a kadar götürdü ve Elazığ çocukluk anılarımın tekrar canlanmasına sebep oldu.

Şair Şaban Abak’ın, o çok beğendiğim ”Çocukluk“ şiirinde dediği gibi:

 “Çocukluk dediğin, ömrün yarısı”

Bilen bilir ama bilmeyen için söylüyorum, Elazığ’ın merkezinde bir cadde var ve gündüzleri de akşamları da alabildiğine kalabalık. Gündüzleri tabi ki herkes iş, güç için veya alışveriş için o caddeden geçiyor ama akşamları, tam çocukluğumdaki o çok beğendiğim caddedeki gibi bir manzara oluyordu.

Gençler saatlerce cadde boyunca tur atıp duruyorlardı. Ben ilk gördüğümde adeta şok oldum, yıllar sonra, hem de benim doğduğum, büyüdüğüm yerden yüzlerce kilometre uzakta böyle bir görüntüyle karşılaşacağım hiç aklıma gelmezdi.

Adeta zaman tünelindeymişim gibi hissetmiştim kendimi.

İnanılmaz bir duyguydu, bir hayalin gerçek olması gibi bir şeydi.

O gençlere müthiş hayranlık duymuştum.

Terörün en korkunç yıllarıydı ama hayat aynı hızla akıyordu.

O şehre gitmeden önce duyduklarımdan dolayı çok tedirgindim. Hayalimde ıssız bir şehir vardı. İnsanlar korku yüzünden evlerine kapanmış sanıyordum.

Oysa insanlar bütün olaylara rağmen sakinliklerini hiç kaybetmemiş gibiydiler.

İnsanlar gerçeği biliyorlardı ama hayata sıkı sıkıya bağlıydılar ve yarına umutla bakmaya devam ediyorlardı.

Bunu nasıl başarıyorlar diye çok merak etmiştim ve sonra fark etmiştim ki Allah’a en ufak bir şüphe duymadan sonsuz güveniyorlardı.

Komşuluk ilişkileri çok canlıydı. Bunu fark ettiğimde ayrıca çok mutlu olmuştum.

Çünkü ben komşuluk ilişkilerini sadece beş, altı yaşına gelene kadar yaşayabilmiştim.

Müstakil evde yaşıyorken, annem henüz çalışmıyorken, komşuluk ilişkilerimiz çok canlıydı.

Sonrasında benim okullu olmamla birlikte annem de çalışmaya başladı ve oradan oraya taşındık durduk, yeni komşular edinemedik.

Her yerde çocukluk anılarımla karşılaşıyordum Elazığ’da.

İnsanların büyük bir bölümü Zaza’ydı ve bir fark ettim ki çok sayıda kelime Romence’ye çok benziyor.

İnsanlar benim yanımda rahatsız olmayayım diye Türkçe konuşmaya özen gösteriyorlardı ama unuttuklarında ve tekrar kendi aralarında Zazaca konuşmaya başladıklarında ben çoğu zaman anlayabiliyordum ne konuştuklarını.

Türkçenin narin Elazığ şivesini de ayrıca anmalıyım burada. Bir nedisin gardaş,  gadan alam çağam, gurban olam sahan, deyişleri var ki…

Bir de Harput vardı Elazığ’da, bölgenin kadim yerleşim merkezi, Yukarışehir de derlerdi.  Elazığ ovada kurulmuş yeni bir şehirdi, Harput ise ovaya bakan yüksek tepelerin üzerindeydi ve bir kalesi vardı.

Harput’a çıktığımızda ben çok korkardım, yolu daracık ve çok virajlıydı. Ben ovada büyüdüğüm için ister istemez korkum fazlaydı. Harput’un tepesine vardıktan sonra oradan bakınca Elazığ çok güzel görünürdü.

O muhteşem manzara ve oradaki çok farklı güzellikleri görmemin, yükseklik korkusunu yaşamayı göze almama değdiğini fark etmiştim.

Bir de Harput’ta “yarım kuzu” ziyafetleri vardı ki bu yüzden çok komik duruma düşmüştüm. Eşim ve arkadaşları sık sık Harput’a çıkıp “yarım kuzu” yiyorlardı.

Birkaç kez sadece afiyet olsun demekle yetindim ama bir gün dayanamayıp, ya başka şeylerde yiyin, bırakın zavallı kuzuları, demez miyim?

Eşim gülmekten bayılacaktı nerdeyse. Meğer “yarım kuzu” közlenmiş bibermiş.

Aslında anlatılacak o kadar çok şey var ki. Çünkü benim için Elazığ’ı anlatmak çocukluğumu anlatmak gibi oluyor.

Benim için Elazığ memleketim gibi oldu ve hep böyle kalacak.

Acılar dünyanın her yerinde yaşanıyor, kaderine yazılmışsa o acılar doğduğun şehirde de Elazığ’da da bulur seni, kaçar yanı yok.

Bende kaderimden kaçamadım ama payıma düşen acılardan çok, Elazığ’ın güzelliği, insanlarının Allah‘a olan saf inancı, sınırsız misafirperverliği, renkli ve zengin kültürü ve bir de türküleri aklımda ve kalbimde kaldı.

Ben hep Elazığ dedim yazı boyunca, aslında yaşlılar hep Elaziz derler, yani aziz yer, aziz belde, aziz il.

Bir de bu şehrin, hepsini göremesem de kendisi gibi güzel komşuları var: Bingöl, Dersim, Malatya, Diyarbekir. Her biri ayrı ayrı gezilesi, görülesi, yaşanılası şehirler…

Ve artık biliyorum ne kadar karanlık işler olursa olsun, işlemez bu toprakların bu güzel insanlarına…

Biliyorum, yine ışıl ışıldır şimdi benim Elazığ’ım…
 
10 Ağustos 2009 Pazartesi / timeturk.com

 

Share

Bir de Bu Var

Ey acılar panayırı, ey hayat…

TEODORA DONİ Ey acılar panayırı, ey hayat…   Beş yaşlarında bir kız çocuğu. Panayır yerinde …

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir