Yazmalı, “Alyazma”nın değerini…

TEODORA DONİ
Yazmalı, “Alyazma”nın değerini…
 
Sanırım İslamı kabul edişimden birkaç ay önceydi.

Eşimle Beyoğlu’nda dolaşırken bir mağazanın vitrinindeki eşarplar dikkatimi çekti.

Eşarplar, her kadının dikkatini çekecek kadar güzeldi.

Öyle ki, bir anda kendimi mağazanın içinde buldum ve o hayli güzel eşarplardan birkaç tane aldım.

Müslüman olduktan kısa bir süre sonra başımı da örtmeye başladım ve bunun için önceden almış olduğum o eşarpları kullanıyordum artık.

Eşarplar çok güzeldi ama hiç de kullanışlı değildi, çok rahatsız ediyordu, durmadan başımdan kayıyordu.

Dışarıya çıktığımda sürekli eşarbımı düzeltmekle uğraşıyordum.

Benim dışımda hiçbir bayanı böyle bir halde görmedim.

Bütün insanların bana baktığını düşünüyor, kendimi hiç rahat hissetmiyordum.

Evimize gelen misafirler de aynı şekilde ellerimi hiç eşarbımdan ayırmadığımı görüyor, bir anlam veremiyorlardı. Bir türlü bu işi halledemiyordum.

Eşarplar başımdan kaydıkça daha çok sıkıntı veriyordu.

Eşarplar bayağı inatçı çıkmışlardı, başımdan kaymaktan vazgeçmiyorlardı, ama ben de onlardan daha inatçıydım.

İlk Ramazan ayı bitene kadar bu işkence sürdü, ta ki eşimin teyzesini ziyarete gidene kadar.

Ramazan Bayramında eşim, teyzesinin elini öpmeye, bayramlaşmaya gitmemiz gerektiğini söyleyince ben de ilk Bayram ziyaretimi gerçekleştirmiş oldum.

Eşimin teyzesinin evi Elazığ’da, Harput’un eteklerinde, eskiden köy olan bir mahalledeydi.

Önceden tanışıyordum. Evine vardığımızda teyze beni ve eşimi görünce çok sevinmişti. Kapıda bayramlaşıp elini öptük. Sonra teyze içeriye davet etti bizi.

Söz açılmışken el öpmenin Romanya’da da söz konusu olduğunu söylesem şaşırmazsınız herhalde.

Ama Türkiye’de ki gibi olmadığını söyleyeyim de şaşırın biraz.

Evet, Romanya’da da insanlar büyüklerin ellerinden öperler ama sadece sözle.

Merhaba der gibi, “ellerinden öperim” derler. Gerçekten eğilip el öpmezler.

Bunun tek istisnası beylerin hanımların elini öpmesidir ancak bu durumda da el sadece öpülür alına götürülmez ki bunu sanırım biliyorsunuz zaten.

Neyse, yeniden teyzenin evine dönelim ve benim kayan eşarplarıma.

Teyzenin evinde sohbet ediyorduk ama ben hala başımdaki eşarpla boğuşuyordum, eşarp inatla başımda durmuyordu.

Teyzeden de çok çekiniyordum, herkes ondan çok çekinirdi, çünkü ne zaman azarlayacağı ya da ayıplayacağı belli olmazdı.

Ya şimdi bana, bir eşarbına sahip çıkamıyorsun, derse ne yaparım diye düşünüyor, bu ziyaret kazasız belasız bitsin diye içten içe dua ediyordum.

Teyze en sonunda benim durumumu fark etmiş, derdimi anlamış olacak ki, çocuklar siz iki dakika bekleyin ben hemen dönerim, deyip odadan çıktı.

Çok kısa bir süre sonra geri geldiğinde elinde sandığa benzer çok güzel kutu gibi bir şey vardı.

Ben ilk defa böyle bir şey görüyordum.

Daha önce yalnızca çocuk masallarında okumuştum ve resimlerini görmüştüm veya seyrettiğim masalımsı filmlerde…

Teyzenin elinde küçücük bir sandık vardı ama kenarları tahtadan değil, camdandı. Şeffaf sandığın içindekiler görünüyordu, rengârenk bir şeyler vardı.

Meraktan çatlıyordum ama sormaya fırsat bulamadan teyze o elindeki sandıkla beraber bana yaklaştı, yanıma oturdu ve sandığı ortamıza koyduktan sonra kapağını açtı.

Kızım bunlardan hangisini beğeniyorsan al, dedi.

Sandığın içinde rengârenk yazmalar vardı, bazıları kenarları boncuklu, bazıları tığla işlenmiş, bazıları iğne oyasıydı.

Ben adeta hazine sandığında mücevher seçer gibi yazma seçmeye çalışıyordum ama bir türlü hangisini alacağıma karar veremiyordum.

Bütün yazmalar birbirinden muhteşemdi. Daha önce kadınların başlarında görüyordum ama bu kadar yazmayı, hem de çeşit çeşit bir arada ilk defa görüyordum.

Ben bir türlü karar veremeyince teyze imdadıma yetişti ve benim yerime kendisi birkaç tane yazma ve bir iki tülbent seçti.

Beni o zor işten kurtardığı için çok memnun olmuştum çünkü ben bir türlü karar veremiyordum.

Yazma seçimini bitirdikten sonra teyze beni çok huzursuz eden konuyu da çözdü:

Kızım bak, önce bu tülbentlerden biriyle başını bağla daha sonra eşarpla başını ört, bu şekilde yaparsan başında ki eşarp kaymaz sende bu kadar uğraşmazsın, dedi.

Teyzeyi bütün dikkatimle dinledim ve artık sabırsızlanıyordum, bir an önce eve dönüp denemek istiyordum.

Evet, gerçekten o günden sonra hiçbir zaman bir sorun yaşamadım başımdaki örtüyle.

Belki zamanla tülbendin yerini bone gibi şeyler aldı ama ben ne o küçücük hazine sandığını unutabildim ne de o tülbentlerin değerini.

O olayın üzerinde yıllar geçti ve teyzemizin bana yaşattığı duyguları bir gün ben de evimize misafirliğe gelen bir hanıma yaşatma fırsatı bulabildim.

Gelen hanım benim gibi yabancıydı.

Ben hiçbir zaman o küçücük sandıklardan birine sahip olamadım ama yıllarca bana hediye olarak gelen, tülbent, yazma, patik, banyo lifleri, kenarları işlenmiş havlular ve bunlara benzer, bana göre paha biçilmez el işi göz nuru ne varsa hep sakladım.

Az önce sözünü ettiğim misafir hanımla beraber bu defa benim hazinemi açtık.

Misafir ilk anda nedenini anlayamamıştı, yani benim niçin ona bunları gösterdiğimi, tıpkı benim teyzenin evindeki halim gibi şaşkın şaşkın bakıyordu.

Sanırım benden daha fazla duygusaldı çünkü benim için çok değerli olan o yazmaları, kendine bir iki tane seçip alsın diye çıkardığımı anlayınca ağlamaya başladı.

O hanımı bir daha göremedim, ismini bile hatırlayamıyorum ama o şaşkınlığı, o ağlayışı daha dün gibi aklımda.

Teyzeyi ise artık görebilmem mümkün değil.

Çünkü üç yıl kadar önce aramızdan ayrıldı, ama onu başörtüsü yüzünden her zaman hatırlayacağım.

Allah rahmet etsin, şimdi mekânı cennettir inşallah.

Biliyorum ki atalarından miras kalanlara sahip çıkamayanlar her zaman kaybetmeye mahkûmdur.

Hatırlayanlarınız olacaktır, çok kısa bir süre önce bir hanım gazeteci o mahalleyi, bu mahalleyi, karşı mahalleyi kılıktan kılığa girip dolaştı ve başörtüsü ile başörtüler hakkında yazılar yazdı.

Kendisi gibi düşünmeyen, kendisi gibi yaşamayan,  atalarından miras kalan yazmaları, tülbentleri başında taşıyarak yaşatan kadınları, kızları küçümsemeye ve aşağılamaya çalıştı.

Bir gün gelir de, o çok özendiği muasır medeniyet; beğenmediği, aşağıladığı bu mirasa sahip çıkarsa, o zaman hatasını fark edecek mi acaba.

Yoksa yine de bu mirasın değerini anlayamayacak mı?

Bu öyle bir miras ki, yüzyıllardır süren büyük bir medeniyet birikiminden, köklü bir gelenekten süzülerek bu günlere ulaşmış.

Anadolu kadınının el emeği, göz nuruyla; hayatın bütün derinliğini, bütün güzelliğini işlediği her yazma, her tülbent eşsiz birer sanat eseridir bence.

Öyle ki türkülere girmiş, romanlara, filmlere ad olmuş yazmalar.

Hangimiz bilmeyiz “Selviboylum, Alyazmalım” filmini.

Aslında bilenler tekrar tekrar yazmalı artık hepsini.

Türkülerini de yazmalı, öykülerini de…

Yazmalı ,“Alyazma”nın o paha biçilmez değerini…
 
 27 Ağustos 2009 Perşembe / timeturk.com

 

Share

Bir de Bu Var

Ey acılar panayırı, ey hayat…

TEODORA DONİ Ey acılar panayırı, ey hayat…   Beş yaşlarında bir kız çocuğu. Panayır yerinde …

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir