Barış, kuklacıyı vurmadan olmaz

TEODORA DONİ Barış kuklacıyı vurmadan olmaz

TEODORA DONİ
Barış, kuklacıyı vurmadan olmaz
 
"Evet, son olay da bir kere daha gösterdi ki saltanatlarını sürdürmek isteyen savaş lobilerinin tezgâhladığı bu oyun bozuluncaya dek, hesapları boşa çıkıncaya dek buna dikkat çekmek için tekrar tekrar yazmak her yazar için olduğu gibi benim için de öncelikle insani bir sorumluluktur." demiştim 18 Temmuz 2011 günü yayınlanan  "Kuklayı değil kuklacıyı vurmalı" başlıklı yazımda.  Doğrusu o yazıyı yazmadan önce çok düşünmüştüm. Çünkü yazımda kamuoyunun yakından tanıdığı Kürt bir siyasetçinin e-maille bana da gönderdiği "Bir Felaket Senaryosu"  başlıklı yazısından da söz etmiştim. "Bu imdat çığlığımı bir saçmalık olarak kabul etseniz de lütfen bir yere not edin. Saygılarımla" diye biten yazısından.
 
Aynen şöyle diyordu o yazısında, devletin Öcalan'la görüşmelerini kast ederek "görüşmeler bir mutabakat sağlanmadan sonuçlanacak. Böyle olunca seçimden sonra korkunç bir iç savaş başlayacak. Artık sadece gençler değil, yetişkinler de binler, on binler halinde ölecek. Neredeyse tüm il ve ilçelerde halk birbirine girecek, evlere baskınlar düzenlenecek, devlet kurumları ve medya merkezleri bombalanacak, içeridekiler katledilecek, yollar kesilecek, medyatik kişilere karşı suikastlar yapılacak, sokaklar, alanlar birer ceset tarlasına dönüşecek. Beş ay içinde bir iç müdahale olacak, Parlamento'nun kapısına kilit vurulacak, Ergenekoncu olarak bilinen subaylar serbest bırakılacak, AKP, BDP ve MHP yöneticilerinden sağ kalanlar (başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan) Yassıada ya da İmralı'da hapsedilip ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılacak. Daha sonra bir dış müdahale olacak, müdahale eden dış güçler o günün şartlarına göre kendilerine uygun bir yönetimi başa geçirecek. Yanılmış olmayı her şeyden çok istiyorum…"
 
Bu satırlardan anlaşılıyor ki şimdi ortaya çıkan MİT-PKK görüşmesi aslında hiç kimse için sürpriz olmadı ve felaket senaryosundaki öngörülerin bir kısmı ne yazık ki gerçekleşti bile. Artık Ankara'nın göbeğinde bile kanlı saldırılar oluyor. Bu satırları yazarken altı insanımız daha yine bir saldırıda hayatını kaybetti ve her saldırı bir öncekinden daha şiddetli daha can yakıcı oluyor. Bizim, yani sivillerin hayatlarıyla adeta oyun oynanıyor ve bu yetmezmiş gibi siyasetçiler, yöneticiler saldırılarda hayatını kaybeden insanlarımızı sadece birer rakamdan ibaret olarak görebiliyor.  Sızdırılan kasette dikkatimi çeken konuşmalardan biri de seçim barajı ile ilgili olandı ve nedense birden Sayın Başbakanın Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'ndeki konu ile ilgili sert çıkışını hatırladım. Sayın Başbakan orada "Yeri geldiği zaman eğer bu barajın biraz düşürülmesi gerekirse onu da yine halkımızla müzakeresini yaparız, ama onu size soracak değiliz" demişti. Yalnızca bu kızgınlık nedeniyle darbe anayasasından kalma seçim barajının kaldırılması ertelenmiş olabilir mi?  Acaba Sayın Başbakan’ın bu sert çıkışı yapması,  o MİT-PKK görüşmeleri üzerinden bir oyun oynandığı ve bu oyunun farkına vardığı için mi diye de düşünmeden edemiyor insan.
 
Böyle bir zamanda aklıselimle düşünmek hakikaten çok zor ama bunu yapmaktan başka çaremizin olmadığı da çok açık çünkü kuklalar asla kukla olduklarını kabul etmeyecek, tıpkı kuklacının deşifre olsa da kuklacı olduğunu itiraf etmeyeceği gibi. Kuklacı yeni kuklalar üretmeye devam edecek. Zor olsa da en başta şunu kabul etmek zorundayız, eğer içimizde çok sayıda "insan" kukla olmak için bu kadar hevesli olmazsa kuklacı da başarılı olamaz. Öncelikle bu durumu fark edebilmek ve bunun önlemini alabilmek en önemlisi. Benim anlayamadığım ve en çok üzüldüğüm de işte bu. Bu toprakların insanları saltanatlarını sürdürmek isteyen savaş lobileri tarafından nasıl bu kadar kolay ve çok kullanılabilir hale geldi.
 
"Kuklayı değil kuklacıyı vurmalı" başlıklı yazımın hemen ardından bir sonraki hafta yayınlanan "Umut boşa çıkmaz, yardım boşa gitmez inşallah" başlıklı yazımda Hüsnü Yıldız'ın cesur eylemine, kardeşinin cenazesini almak için başlattığı açlık grevine yer vermiştim. O açlık grevine ulusal basında, köşesinde yer veren başka biri olmadı sanırım. Oysa o eylemi ben çok anlamlı bulmuştum. Sivil bir direnişti ve savaş çığırtkanlığını yapanlara karşı iyi ve etkili bir mücadele yöntemi olduğunu göstermişti hepimize. Belki hatırlarsınız o açlık grevi sayesinde Türkiye’de bir ilk gerçekleşti, toplu mezarlar açıldı.
 
Kısa bir süre önce kendilerini "Van barış anneleri inisiyatifi" olarak tanıtan bir grup kadın, yine bir saldırı sonucu dokuz insanımızın hayatını kaybetmesinin ardından akan kanın durması için başlarındaki beyaz örtülerini olay yerine gidip bıraktılar. Böyle bir eylem ilk kez yapılıyormuş gibi medyada yer aldı. Oysa daha önce yaşanan Dağlıca saldırısında köydeki kadınlar aynı eylemi yapmıştı hem de saldırı anında. O askerlerin hayatlarını kurtarmak için başlarındaki örtülerini çıkartıp yere atmışlardı ama ne yazık ki hiç bir değer yargısı kalmamış ve belki kukla olduklarından da habersiz o gözü dönmüş katilleri ikna edememişlerdi.
 
Hiç bir değer yargısı kalmamış, dedim çünkü içinden çıktığı halkın değerlerine birazcık da olsa bağlı olan hiç bir Kürt böyle bir gözü dönmüşlük içinde olamaz. Çünkü Kürt halkının geleneğinde, bir kadın böyle durumlarda başörtüsünü çıkarıp yere atarsa erkekler onun isteğini yerine getirir, kavga varsa derhal durur, biri öldürecekse bağışlanır, yakalanmışsa serbest bırakılır. Dağlıca olayında başörtüsünü yere atan kadınlara hiç aldırmayan o katillerin bu toprakların Kürt'ü olamayacağını da düşünmeden edemiyor insan,  ya da Kürtlüğünü tamamen yitirdiğini.
 
Peki, ne olacak? Daha ne kadar kan akacak? Kürt ve Türk annelerin gözyaşları ne zaman dinecek? Daha ne kadar siyasetçilerin boş sözleriyle, kelime oyunlarıyla avutulacağız?  Bu soruları artık sormamak istiyorsak, gerçekten barış istiyorsak, öncelikle ve kesinlikle artık bilelim ki barış, kuklacıyı vurmadan olmaz.
 
26 Eylül 2011 Pazartesi / Yeni Şafak
Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir