Ben İslam Milleti’ndenim

TEODORA DONİ  Ben İslam Milleti’ndenim

TEODORA DONİ 
Ben İslam Milleti’ndenim
 

Geçen hafta Timeturk’te, yazar Demet Tezcan’la yapılan söyleşiyi okuyunca çok etkilendim. Söyleşi, yazarın yeni çıkan “Anne üşüyorum yokluğunda”  adlı kitabı hakkındaydı. Çok etkilendim çünkü annem kanser hastası ve artık tedavi için yapılacak hiçbir şey yok.  Artık doktorların verdiği ilaçlar sadece ağır acılarını dindirmek için. Annemin bu durumunu birkaç ay önce öğrendim ve hala Romanya’ya, onu görmeye gidemedim. Bu duruma üzüldüğümü gören çoğu insan bunun imanımın çok zayıf olmasından kaynaklandığını söylüyor.  İlginç olansa bana bunları söyleyen bu insanlar, bir gülün dikeni bile ellerine batsa hemen acil servise koşuyorlar.

Kısacası bazen; şair Sedat Rahmi Yılkaner’in “Birikmiş sabır incinmiş vicdan hepsi bu bayım” şiirinde dediği gibi:  “Ezcümle felaket şarkılarını dinleyecek kadar keyfim / Anne nasılsın diyecek kadar takatim de kalmadı”, diyorum. Evet, anne nasılsın diyecek kadar takatim kalmadı lakin hayat devam ediyor ve kaderimizden kaçmak da mümkün değil. İlk köşe yazımdan beri okuyucular gönderdikleri e-maillerle kendime dair yazı yazmamı rica ediyorlar.  Ben de onlara cevap gönderirken bir gün kendime dair yazarım diye söz veriyorum, aslında bütün yazılarımda mutlaka kendime dair de birkaç satır olmasına rağmen. Demet Tezcan’la yapılan söyleşiyi okuduğumda annemi dolayısıyla bütün geçmişimi hatırlamış ve bu kez kendime dair yazabileceğimi düşünmüştüm. Ne yazık ki gördüğünüz gibi başaramadım çünkü ne okuyucuların istediği gibi bir yazı oluyor bu, ne de ben tam olarak derdimi anlatabiliyorum.

Zor günler yaşıyorum ama bazı okuyucular saray hayatı yaşadığımı ve bu ülkedeki insanların beni el üstünde tuttuğunu sanıyor. İki aya yakın bir süredir devam eden bir rahatsızlığımdan dolayı şu ana kadar bir elimi kullanabildiğimi, sadece bir elle yazabildiğimi çok yakın çevrem dışında kimse bilmiyor. Bazı insanların, yazılarında isim vermeden uyruğuma, ecnebiliğime dolayısıyla bana hakaret ettiklerini üzülerek fark ettiğimi de. Bunlara sesimi çıkartmadım çünkü ilk defa olmuyor bu ve son da olmayacak, hem bu hakaretlerin yalnızca bana yapılmadığını da çok iyi biliyorum. Zaten bunu bildiğim için Timeturk’te “Bir tek gâvurumuz kaldı bize bizi anlatan” başlıklı yazımı yazmıştım. Sırf uyruğumdan ve ismimden dolayı bana hakaret edenlere rabbim akıl versin diyorum bir de Üstad Sezai Karakoç’un eserlerini okumayı, Diriliş’i anlamayı ve İslam Milleti nedir bilmeyi nasip etsin.

Diriliş  hareketinin öncüsünden söz açmışken,  üç gün önce “Üstad Sezai Karakoç meydanlara iniyor” haberini okudum. İlk miting İzmir’de bu Nisan ayında düzenlenecekmiş. Ben bunu alışılagelmiş sıradan bir siyasi parti mitingi olarak görmüyorum ve çok önemsiyorum. Anlamı büyük ve Üstad tarihi bir görev yapıyor. Çok kısa bir süre önce “Gün doğmadan” adlı “Sezai Karakoç belgeseli” nedeniyle “Bilge şair konuşsa, yeniden dirilişe çağırsa…”  başlıklı bir yazım yayınlanmıştı ve hiç beklemediğim kadar tepki almıştım. Tepki gösterenlere bir türlü derdimi anlatamamış ve bu yazımın bir dua, bir hayal olduğunu kabul edin demiştim. Yapılan işi, belgeseli küçümsemek değildi niyetim. Neyse, artık önemli değil o tepkiler, Üstad konuşuyor ya bu yeter. Üstadın her konuşmasından yalnızca bir insan etkilense ve kendini yeniden gözden geçirse, bu bile çok büyük bir kazanç sayılır, İslam Ülkesi ve İslam Milleti için.

Zaman zaman küçük bir çocuk gibi hissediyorum kendimi, gerçekleşmesini hayal ettiklerimden biri bile gerçek olunca. Çünkü çocukların duasının kabul edildiğine inanıyorum, bencillik yoktur çocukların dualarında. Üstadın kalabalıklara konuşacağını duyunca da böyle hissettim kendimi, duaları kabul olan çocuklar gibi. Rabbim Üstad Sezai Karakoç’a sağlık, uzun ömür, güç, kuvvet versin ki ufkunu, düşüncelerini, duygularını bizimle daha nice yıllar paylaşabilsin. Üstad bu meydanlara çıkıp kalabalıklara seslenme kararıyla bir kez daha ne kadar ve nasıl sorumluluk sahibi bir öncü olduğunu göstermiş oldu.

Konuşmasını heyecanla beklediğimiz insanlar olduğu kadar hiç konuşmamasını dilediğimiz insanların da olduğunu söylemek zorundayım. Sadece hep kapılar arkasında konuşmayı ya da konuşmak yerine anayasa kitapçığı fırlatmayı bilen insanların hiç konuşmamasını diliyorum. Hatta bu insanların yakın çevresiyle bile değerli düşüncelerini paylaşmamasını… Bizim ne dilediğimizin umurunda olmadığı Sayın Ahmet Necdet Sezer, bu ara yakın çevresiyle görüşlerini paylaşmış. Bu yakın çevresi her kim ise, Sayın Sezer’in görüşleri sayesinde hayli aydınlanmışlar ki Sayın Sezer’den dinlediklerini bir televizyon habercisine aktarmışlar, o da televizyon kanalıyla tüm kamuoyuna aktarmış bu değerli düşünceleri…

Yakın çevresi aracılığıyla diyormuş ki Sayın Sezer:  Laiklik kalmadı, demokratik devlet ilkesi de kalmadı çünkü biz halk olarak ikinci seçmeniz, genel başkanların seçip belirlediği isimleri seçiyoruz dolaysıyla demokratik devlet ilkesi böylece ortadan kalkmış oldu. Sosyal devlet ilkesi sadaka kavramına dönüştü.

Laiklik kalmamışmış, var mıydı ki, tam olarak ne zaman uygulandı ki… Demokratik devlet ilkesi de kalmamışmış, galiba Sayın Sezer unutmuş kendilerinin bu sistem sayesinde Çankaya’da yedi yıl oturduğunu. “Tam demokratik ülkelerde” olduğu gibi çıkıp aday olsaydı ve oy alabilmek için değerli görüşlerini halkla paylaşsaydı, Anayasa kitapçığı fırlatma şansını herhalde zor bulurdu. Sosyal devleti ise artık hiç konuşmayalım. Sosyal devletin geçmişteki halini de şimdiki halini de herkes çok iyi biliyor.

Ben de biliyorum ki bu yazı kendime dair bir yazı olamadı ama yine de son cümlem izninizle kendime dair olsun: Herkes çok iyi bilsin ki, uyruğum ve ismim ne olursa olsun ben, son yüzyılda mazlumiyetiyle meşhur İslam Milleti’ndenim.

 5 Nisan 2010 Pazartesi / Yeni Şafak
Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir