Biraz hayat ya da bir/az edebiyat yazısı

TEODORA DONİ Biraz hayat ya da bir/az edebiyat yazısı

TEODORA DONİ
Biraz hayat ya da bir/az edebiyat yazısı
 
Üç ayda bir yayınlanan “Az Edebiyat” (a’dan z’ye edebiyat) dergisinin çıkacak olan yeni sayısında sanırım bir “Masal” dosyası yer alacak ki bunun için benden de bir yazı istediler. Ne yazık ki ben yazı için hazırlık olarak masal hakkında daha fazla bilgi edinmeye çalıştıkça, daha çok araştırdıkça daha büyük bir çıkmazın içine girdim ve sözcükler kafamda öyle dağıldı ki toparlayıp yazıyı dergiye istenildiği gibi vaktinde gönderemedim.
 
Masallarla büyüyen, masallardan etkilenen, hala zaman zaman masallarla yaşayan son nesil, bizim nesil galiba.  Şimdiki çocuklar için masallar yerine çizgi filmler ve masal kahramanları yerine de çizgi film kahramanları var artık. Çocuklardan daha çok biz yetişkinler masallarla ilgileniyoruz. Masallardaki gibi hayatlar istiyoruz, masallardaki gibi yaşamayı hayal ediyoruz. Bu hayaller uğruna kim bilir nelerden vazgeçiyoruz. Kimileri masalların aynı zamanda eğitici olduğunu iddia etse de ben bundan o kadar emin değilim.  Bu masallar yüzünden bazı kızlar beyaz atlı prensi beklemekle tüketmedi mi ömrünü. Bu masallar yüzünden bazı çocuklar hayal kırıklığı yaşayıp, masallardaki kadar şirin değiller ve masallardaki gibi konuşmuyorlar diye sokağa terk etmedi mi hayvanları. Bunları kendi kendime sordukça ve masallar sayesinde gerçek olmayanların insanın bilinçaltına nasıl da gerçekmiş gibi yerleştiğini gördükçe masalların inandırıcı özelliğinin ne kadar güçlü olduğunu düşündüm.
 
Masallar hakkında araştırma yaparken yıllar önce çocuklarıma okumak için Romanya’dan getirdiğim “Basme“ (Masallar) adlı kitaba da yeniden baktım. Rumence bilmeyen çocuklarıma o masalları hem Rumence okuyordum ki o dile kulak aşinalığı olsun, Romanya’ya gittiğimizde konuşulan dili yadırgamasınlar hem de ardından Türkçe özetliyordum ki benim çocukluğumun masallarını da bilsinler.
 
İşte o masal kitabına baktığımda beni Romanya’ya, çocukluğuma geri götüren iki isim bir kere daha dikkatimi çekti. Biri, çocukluğumdan beri çok sevdiğim Romanya’nın efsane şairi Mihai Eminescu; diğeri, dünyada fazla tanınmasa bile bütün Rumenlerin hikâyelerini çok severek, beğenerek okuduğu İon Creanga. Çocukluğumuzda, Romanya’da, birçoğumuzun anne babası çalıştığı için okumayı öğrendikten sonra kendimiz okuyorduk masalları. Şair Mihai Eminescu’yu da o zaman önce masallarıyla tanımış ve çok sevmiştim sonra da şiirleriyle ki şiirlerini hala arada bir okumadan edemem.
 
Mihail Emunescu’nun şiirleriyle başlayan bu ilgim şimdi Türkçenin bütün güzel şiirlerine yayılmış olarak devam ediyor. Çocukluğumdan beri özellikle şairlere büyük bir saygım, sevgim ve hayranlığım var. Bir öyküde, bir romanda sayfalarca anlatılanları şairler bir şiire hatta bazen yalnızca bir dizeye sığdırabiliyor ve çok daha etkili olabiliyor.
 
Masalı da şiiri de aynı kişiden, Mihai Eminescu’dan okuyup sevdiğim için olacak ki o zamandan beri şiir ve masalı hep birbirine çok yakın, hep bir arada düşündüm. Ancak “masallarda yaşamak” mı,  “şiir gibi yaşamak” mı, diye sorarsanız ben “şiir gibi yaşamak” derim. Çünkü masalın aksine şiirin hayatla, dünyada oluşumuzun anlamıyla,  hakikatle, hakka iman etmemizle çok daha yakın bir bağı olduğuna inanıyorum. Bu yüzden her gün bütün diğer okumalarımın dışında şiire mutlaka zaman ayırıyorum ve daha önce bilmediğim tanımadığım yazarları, şairleri keşfettikçe de çok mutlu oluyorum. Bu mutluluğumu da mümkün olduğu ölçüde sizlerle paylaşıyor hatta bunun için özel çaba harcıyorum.
 
“Az Edebiyat” dergisinin yazı isteğini yerine getirmek isteyişimin de, dergiden burada söz edişimin de bu duygu ve anlayışın sonucu olduğunu söylemeliyim. Zira “Az Edebiyat” dergisi ve orada yazanlar da benim için yeni bir keşif; Kemalettin Bal’dan, İsmail Karakurt’a, Sümeyye Şeker’den Z. Ayla Karadağ’a kadar birçok isim var ve öyle sanıyorum ki gençler çoğunlukta. Gençler demişken şair Mehmet Ragıp Karcı ağabeyimizin affına sığınarak birkaç gün önce bana gönderdiği e-mailden bir paragrafı burada okuyucularla paylaşmak istiyorum: “Yazarlar arasında, yine kendilerinin tabiriyle zamanı geçmiş şairlerle ilgili bir şeyler yazmak boşa zaman harcamaktır; bir de sanatıyla ilgili vereceği zihnî emeğin karşılığını beklerler. Bu sebeple her hangi bir yazardan şiirimle ilgilenmesini beklemek gibi bir alışkanlığım yoktur. Her insan, özellikle sanatçı sanatının insanlar arasında zikrini, gönül emeğinin hiç olmazsa bir takım kalplerde ibrâsını bekler. Elbette benim de beklediğim zamanlar olmuştur. Ancak söz konusu edilmek başka, okuyanın göğsünün düzünde bir yaraya sebep olmak başkadır. Benim sanat, özellikle şiirin değeri hususunda düşüncem: Şiirin muhatabında bir yara açmadığı; kapanmış bir yarayı deşmediği; hadi hiç olmazsa bir yaraya merhem olmadığı yerde şiirin bir işe yaramadığıdır.” Bu arada Divan Edebiyatı’nı ve Osmanlıcayı iyi bilen bir akademisyen ve yazar arkadaşımızın günümüz şairlerinin birçoğunu bilmediğini, Mehmet Ragıp Karcı ağabeyimizi de benden duyduğunu ve genç biri sandığını söylesem buna sevinmek mi üzülmek mi gerekir onu da siz takdir edin.
 
Evet, şair Mehmet Ragıp Karcı ağabeyin dediği gibi “…söz konusu edilmek başka, okuyanın göğsünün düzünde bir yaraya sebep olmak başkadır.” Hem genç hem bazılarının tabiriyle “zamanı geçmiş” şairlerin “gönül emeğinin hiç olmazsa bir takım kalplerde ibrâsı” için “muhatabında bir yara açan; kapanmış bir yarayı deşen; hiç olmazsa bir yaraya merhem olan” şiirlerini her fırsatta bu satırlarda anmaya devam edeceğim.
 
Her ne kadar şair ve yazar Harun Özdemir, “Sürgündeki kuşlar” şiirinde; eğip bükmeden konuşmayı denediğim geçen haftaki “Erkek egemen toplum, daha nereye kadar” başlıklı yazıma gelen tepkileri özetlercesine, “Susmak hak / Konuşmak suçtur” diyorsa da.

29 Kasım 2010 Pazartesi / Yeni Şafak

Biraz hayat ya da  Biraz hayat ya da  Biraz hayat ya da  Biraz hayat ya da

Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir