Burası Gazze değil

blank

TEODORA DONİ
Burası Gazze değil
 
“Burası Gazze değil, Yalova Çeçen Mülteci Kampı” başlığıyla yayınlanan haber metnini okuduğumdan beri bu başlık beynimde dönüp duruyor. Aslında bu hafta, yaşadığımız şu Ramazan günlerini ve gecelerini nasıl geçirdiğimizi yazmayı düşünüyordum. Zira inanıyorum ki eli kalem tutanların kendi dönemlerinde yaşananları kaleme almaları gelecek nesiller için kimi zaman bir ibret kimi zaman da gurur vesilesi olabilir. Geçmişle gelecek arasında kurulabilecek en sağlam köprülerden biri de kuşkusuz hayata tanıklık eden yazılardır. Her zaman kitaplardan en çok ilgimi çeken, anılardan veya gerçek hikâyelerden oluşanlardır. Hiçbir devletin arşivinde bulunmayan ayrıntılarla tarihin değişik dönemlerini bizlere aktardıkları veya hatırlattıkları, hayatın öteki yüzünü anlattıkları için bu tarz kitapları önemsiyorum ve tabii yazıları da.

İşte bu tarzda bir Ramazan yazısı yazmayı düşünüyordum ancak yazımın başında da dediğim gibi  “Burası Gazze değil, Yalova Çeçen Mülteci Kampı” başlığıyla yayınlanan haber metnini okuduğumdan beri bu başlık beynimde dönüp duruyor. Onun için şimdi Çeçen Mülteci Kampında yaşanan insanlık dramı ile ilgili olarak hissettiklerim ve düşündüklerimden başka bir şey yazabilecek durumda değilim.

Evet, “Burası Gazze değil, Yalova Çeçen Mülteci Kampı”. Böyle denmesi ne acı. “Burası Gazze değil” sözü aslında çarpık İslam anlayışımıza karşı bir çığlık, bir haykırış. Neden biz bu ülkenin insanları olarak ne zaman Türkiye dışında bir insanlık dramı yaşansa, ne zaman bir felaket olsa en son Pakistan örneğinde olduğu gibi, hemen bütün imkânlarımızla yardıma koşarız da ülkemizde gözümüzün önünde yaşanan dramlara seyirci kalırız. İlla Gazze mi olmalı. Elbette dünyanın neresinde bir mazlum, bir mağdur varsa Müslüman olmasa bile yardımına koşmalıyız ancak Gazze o kadar çok öne çıkarıldı ki ve ben dâhil Gazze hakkında o kadar yazdık ki ülkemizde gözümüzün önünde yaşananları neredeyse göremez ve umursayamaz olduk. Hatta bu yüzden ülkemizde bir çok insanda Gazze’ye karşı bir antipati bile oluşmaya başladı.

Gazze’den hepimizin fazlasıyla haberi var. Peki, Yalova Çeçen Mülteci Kampı’ndan haberimiz var mı? İvedihaber’de yayınlanan gazeteci, fotoğraf sanatçısı Cahit Uçar’ın çektiği kamptaki Çeçen çocukların fotoğraflarından ve kampın durumunu anlatan yazısından haberimiz var mı? İşte o yazıdan hepimizi düşündürtmesi gereken satırlar:

“Son model araçlar önümden hızla geçiyor. Her biri çevre illerden gelen insanların kullandığı araçlar. Bu insanların buraya gelme amacı tatil yapıp gününü gün edip eğlenmek! Havuz başında ve deniz kıyısında dalgaların eşliğinde bir tatil!

Tatil köyünün araç park alanı tıklım tıklım dolu… İçeriye başka araç almıyorlar.

Büyük reklam brandasının arkasından havuz başından gelen sevinç, eğlence çığlıkları duyuluyor! O kadar çok eğleniyorlar ki hayatların da dert tasa denen şey yok, dertsizler adeta!

Ve… Bu tatil köyünün hemen yan tarafında hayatta ki dertleriyle baş başa yalnız bırakılmış bir millet!

Buradaki çocuklar yan taraftaki havuz başındaki çocuklar kadar hayatları eğlenceli değil. Fakat çocuk olduklarından onların da eğlenceleri var.

Elektrik direğinin dibine oturdum ve bir tatil köyüne bir de mülteci kampına baktım. İçim burkuldu yüreğim sızladı! Kamptaki çocukların eğlencesi plastik su borularını yay, uzun ince dal parçalarını da ok yapıp kim uzağa atacak yarışması!

Derme çatma evler, evlerin önünde yıkanmış elbiseleri kurutmak için ipler. Ve en önemlisi de kampta elektrik yok. Kim bilir geceleri nasıl zifiri bir karanlık oluyordur. Yukarıdaki tatil köyünü nasıl hayal ettiyseniz şimdi bu kampı da hayal edin!”

Evet, hayal edin ve bir ses verin. Yalova Çeçen Mülteci Kampı’ndaki sessiz çığlığı yüreğinizde duymaya çalışın ve bu çığlığa bir karşılık verin.

Ülkesini terk etmek zorunda kalan Çeçen mülteci sayısının 500 binin üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Bunların sadece 3 bin kadarı ülkemizde ve bu kadarına bile milletçe sahip çıkamıyoruz.

Büyük çoğunluğu çocuk ve kadın olan bu mülteci kardeşlerimiz, şu an kamptaki kötü hayat şartları ve yetersiz beslenme nedeniyle yakalandıkları salgın hastalıklar karşısında çaresizler ve yardım bekliyorlar. Ölümler olduktan sonra mı yardım edeceğiz. Tıpkı Diyarbakır Silvan ilçesinde bu Ramazan ayında yoksulluktan intihar eden Hacı Oruç’a iş işten geçtikten sonra yardım etmeye çalıştığımız gibi.

Hayır, geç kalmayalım. Allah rızası için, insanlık için hemen şimdi yardım edelim. Maddi yardım imkânı olmayanlarımız da çokça dua edelim. Evet, en azından dualarımızla bir ses verelim.

Dualarımızla bir ses verelim derken, Şair Sıtkı Caney’in Ebuzeran şiirinin “Nehirler boyunca” bölümündeki “Ses versin Kafkasya’dan Kartal Şeyh Şamil / ve savaş meydanında meleklerle saf saf son namaz” dizelerini anmadan geçemeyeceğim.

Evet, bu kutlu oruç günlerinde Kafkas Kartalı Şeyh Şamil’in torunları için yürekten dualarımızla sesimizi yükseltelim.

 

30 Ağustos 2010 Pazartesi / Yeni Şafak

 

Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir