Şam’da zulüm, Ankara’da festival ve Cenevre’de aynı masal…

TEODORA DONİ Şam’da zulüm Ankara’da festival ve Cenevre’de aynı masal…

TEODORA DONİ 
Şam’da zulüm, Ankara’da festival ve Cenevre’de aynı masal… 
 
“Alışverişin de başkenti Ankara” denilerek günlerce televizyonlardan, gazetelerden, billboardlardan, durak raketlerinden reklamları yapılan “Ankara Alışveriş Festivali” olanca şatafatıyla devam ettiği sırada ve Türkiye’nin savaş uçağının Suriye tarafından düşürülmesinin hemen ardından sanırım yine festival kapsamında Ankara semalarında uçakların gösteri uçuşunu izledi Ankaralılar.
 
“Şimdi ne var bunda, ne güzel işte, moral olmuştur herkese” diyen çıkabilir belki ama hiç de durum böyle bir açıklamayla geçiştirilecek türden değil bence. Festival coşkusuna kendisini kaptıranların o gösteri uçuşunu heyecanla izleyip adrenalin salgılarını artırmaları düşen uçağın ve kayıp iki pilotun hemen unutulduğundan başka neyi gösterir.
 
Festivalin ilk günlerinde sekiz yaşındaki oğlum reklamlardan görerek “Anne, Alışveriş Festivali ne demek” diye sormuştu bana. Ben de epey duraklamış, durumu geçiştirmeye çalışırken ne kadar çaresiz kaldığımı fark etmiştim ve iyice gerilince “asalaklar gibi yaşamak demek, bulduğun her şeyi tüketmek demek, hiçbir şey üretmemek demek, satın aldıklarının neyine yarayacağını, nasıl ve kim tarafından üretildiğini sorgulamamak demek” diye kendimce cevaplamaya çalışmıştım sorusunu. Tahmin edebileceğiniz gibi bu kez de “asalaklar kim” diye sormuştu. Ne diyebilirdim ki, ben, sen, ablan, baban dedim ve bana kızarak yanımdan uzaklaştı. Bunu niye anlattım şimdi.  Elbette alışveriş festivaline özel bir gıcıklığım yok. Ama bundan sonra olabilir çünkü bu festival yüzünden oğlumun kalbini kırdım, insanların her şeyi ne kolay unuttuklarını, kendilerinden başkasını nasıl umursamadıklarını gördüm ve çok üzüldüm.
 
Bu satırları yazarken günlerden Pazar ve bir hafta oldu hala ne uçağa ne de kayıp pilotlara ulaşılabildi. Uzmanı olduğum bir alan değil o yüzden ne ahkâm kesmeye ne de birilerini suçlamaya hakkım var.  Ama sormaya hakkım var sanırım, o kadar mı zor, uçağa ulaşmak ve kayıp pilotları bulmak.  Hepimiz biliyoruz ki öyle kolay yetişmiyor o pilotlar ve her şeyden önce onlar birer insan,  her biri birer anne canından birer can… Onların hayatı ulu(s)al gururumuzdan çok daha önemli.
 
Uçağın düşürülmesinin hemen ardından, “ne arıyordu orada, nasıl düşürüldü, Suriye buna nasıl cesaret edebildi” sorularına karşı “şu an bizim için öncelikle önemli olan kayıp iki pilotumuzun bir an önce bulunması” diye cevap verilmişken şimdi ne uçak düşmüş ne de pilotlar kayıp gibi bir hava var ortalıkta.
 
Türkiye, uçağın Esad güçleri tarafından düşürüldüğünü açıkladığında Şam çabucak yaptı açıklamasını hem de bütün küstahlığıyla ve geçen hafta boyunca yine zulümlerine devam etti. Yine yüzlerce insan hayatını kaybetti. Sadece geçtiğimiz hafta sonu Cenevre’de Suriye konulu uluslararası toplantının yapıldığı gün; Şam, Hama, Lazkiye, İdlib, Devr Ez Zor, Humus, Halep ve Dera kentlerinde 130 insanın Esad milisleri tarafından vahşice katledildiğini duyurdu haber ajansları.
 
Peki, Türkiye ne yaptı. İşte bu soruya karşılık ne yazık ki cevaplar da rivayetler de yorumlar da oldukça muhtelif. Kafalar oldukça karışık. Her birinden farklı bir ses çıkıyor. Kimileri Suriye savaş uçağını düşürdüğünde Türkiye karşılık veremedi derken kimileri devlete akıl vermeye çalışıyor. Kimileri kendimizi devlet yerine koymayalım derken kimileri Türkiye muhaliflere yardım etmedi, silah göndermedi diyor.
 
Peki, doğru olan ne? Bölgedeki sancılı değişimin tam ortasında oldukça hassas bir konumda bulunan, iddiası ve hedefleriyle bütün dengelere ve çıkar hesaplarına karşı adaleti ve barışı öncelemek durumunda olan Türkiye ne yapabilir? Bakın ne yapmalı demiyorum, ne yapabilir diyorum. Başta Türkiye olmak üzere, Suriye’de akan kanın derhal durmasını isteyen ülkeler bunun için ne yapabilir?
 
Daha önceleri de yazdım. Akın kanın derhal durdurulabilmesi bölgede köklü devlet geleneği olan Türkiye ve İran gibi ülkelerin aralarındaki buzları zor da olsa eritebilmesi ve birlikte ortak güçlü bir irade ortaya koyabilmesiyle mümkündür. Yoksa bu mesele ne sınırları cetvelle çizilmiş ülkelerin kabile reisi bile olamayacak kukla devlet başkanlarıyla; ne en son Cenevre’de tekrarlanan masallarla; ne de Esad’ın tebrik mesajına “seni tanımıyorum” diye karşılık veren Mısır'ın yeni Cumhurbaşkanı Sayın Muhammed Mursi gibilerle çözülür.
 
Sayın Mursi, Esad’ın tebrik mesajına “seni tanımıyorum” diye karşılık vermek yerine bunu bir fırsat, bir iletişim imkânı olarak görüp akan kanın durması için daha güçlü bir hamle yapamaz mıydı? Bence yapabilirdi ve Mısır’da uzun yıllardır hak ve adalet için mücadele eden Müslüman Kardeşler Teşkilatından biri olarak Suriye’de kardeşkanının akmasını durdurmaya yönelik en ufak bir çaba dahi kendisine daha çok yakışırdı. Hem bu gereği değil midir Müslümanlığın da kardeşliğin de. Yoksa“Mısır’ın Erdoğan’ı” diye seçim kampanyası yaparak popülizmden yana konulan tavrın bir gereği ve devamı olarak mı yorumlamalı “tanımıyorum” söylemini…
 
Türkiye’de Baas ve Esad seviciliği yapan lobiler olduğu söyleniyor. Muhtemeldir ki Müslüman Kardeşler ve Mursi seviciliği yapan lobiler de vardır ve sözüm onlara: Bi zahmet Sayın Mursi’ye Türkiye’de söylenen “Taş yerinde ağırdır” sözünün hangi durumlar için söylendiğini iyice anlatsınlar ve ona “Mısır’ın Erdoğan’ı” değil “Mısır’ın Mursi’si” olmaya bakın, desinler.
 
Şam’da zulüm, Ankara’da festival ve Cenevre’de aynı masal derken Sayın Mursi’yi yazmaya ancak sıra geldi ve yer kalmadı, oysa ne güzel tam da sazı elime almıştım…

2 Temmuz 2012 Pazartesi / Yeni Şafak

Şam’da zulüm Şam’da zulüm Şam’da zulüm

Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir