Ahkâm kesen çok, düşünen yok

TEODORA DONİ Ahkâm kesen çok, düşünen yok

TEODORA DONİ
Ahkâm kesen çok, düşünen yok
 
Zaman zaman soruyorlar bana, neden hiç televizyon ekranlarında görünmüyorsun ve ne zaman görüneceksin, diye. Ben de onlara bir, iki kısa cümleyle cevap veriyorum ve bunu yeterli bulmayanlara “konuşan Türkiye dönemi bittikten ve düşünen Türkiye dönemi başladıktan sonra inşallah” diyorum.
 
Ne yazık ki hala düşüncesizce konuşanlar alkışlanıyor; düşünenler, bunun çilesini çekenler ise değer verilmek bir yana tehlikeli görülüyor hala.
 
Birçoğunuz bilir, Nasrettin Hoca pazarda adamın birinin papağanını çok paraya sattığını görünce eve gidip hindisini alıp pazara getirmiş ve çok daha yüksek bir fiyat istemiş. Pazardaki adamlar, ne yapıyorsun hoca, kim bu kadar para verecek bir hindiye, diye sormuşlar. Hoca, bir adam papağanını çok yüksek bir fiyatla sattı, ben de hindimi getirdim, demiş. Adamlar, iyi de hoca o papağan konuşuyor, demişler. Nasrettin hoca da, ama benim hindim de düşünüyor, diye karşılık vermiş. Şimdi hindinin düşünmesinden ne çıkar diyenler olabilir. Peki, papağanın düşüncesiz ve ezbere konuşmasından ne çıkar.
 
Tabii ki papağan gibi konuşacağımıza en azından hindi gibi düşünelim demiyorum. İnsan olduğumuzun bilinciyle insan olarak düşünelim, insan olarak konuşalım. Çok düşünelim, az konuşalım, diyorum. Gelişigüzel öyle çok konuşuluyor ki konuşmaktan düşünmeye vakit bulunamıyor. Bazen gülsem mi, ağlasam mı hakikaten bilemiyorum.
 
Kısa bir süre önce bir yazımda "Türkiye büyük mü" diye sormuştum ve bazıları alınmışlardı. Türkiye elbette büyük, diye itiraz edenler olmuştu. Doğal olarak sormak zorunda kaldım. Hangi açıdan ve kime göre büyük?  Topraklarının yüzölçümüyle mi büyük,  nüfusuyla mı? Bunlar yeterli mi gerçekten bir Büyük Türkiye’den söz edebilmek için, değil elbette.
 
Ekonomimize bakalım, eğitim sistemimize, adalet sistemimize bakalım. Gerçekleri görelim, öz eleştiri yapalım. Defalarca yazdım, Avrupa, Amerika battı, batıyor diyerek kendimizi avutmaktan vazgeçelim. Diyelim ki batıyorlar. Peki, biz çıkıyor muyuz?
 
Van depreminin ardından maalesef “potansiyelimizi gördük”. Biraz düşünsek ve kuru yapraklar gibi en ufak bir esintide savrulmasak olmaz mı? Olayları biraz daha dikkatlice takip etsek oldukça çarpıcı ayrıntıları hemen fark edebileceğiz aslında.
 
Van depreminin ardından televizyon kanallarından canlı yayınlarla büyük yardım kampanyaları düzenlendi ve açıklanan büyük rakamlar karşısında herkes rehavete kapıldı. Kimse doğru dürüst bu yardımların akıbetini takip etmedi. Bir iki gün de herkes gündeme bomba gibi düşen N.Ç davasıyla oyalandı. Oyalandı diyorum çünkü uzun zamandan beri devam eden bu davayla hiçbir aşamada kimse doğru dürüst ilgilenmedi. Aynı şekilde Yargıtay'ın verdiği karar için de “bugünlerde en çarpıcı olay bu, üç beş kelam biz de söyleyelim” dedi birileri.
 
10 Kasım günü yaklaşınca da herkes  “N,Ç” davasını unutup bildiğimiz konuya balıklama atladı ve her yıl aynı terane, kimse sıkılmıyor, kimse utanmıyor.  Kimse özeleştiri yapmıyor.
 
Hiç soruyor muyuz kendi kendimize, elimize fırsat geçse, hükmeden biz olsak; diktatör, zalim diye adlandırdığımız insanlardan farkımız kalacak mı? Çevremize bir baksak, aslında hiç bir özelliği, hiç bir başarısı olmayan insanların da küçük, basit bir mevkie gelebilmek için ve geldikten sonra nasıl ve ne kadar zalimleşebildiğini hemen fark edebiliriz. Böylece birçoğumuz çok küçük hesaplar uğruna kimi zaman sessizliğimizle, kimi zaman da gelecek korkusuyla bu zalimlerin zulmüne nasıl ortak olduğumuzu da belki hatırlayabiliriz.
 
Bunun için yeni depremler olmasını beklemeye gerek yok ama öyle olmadı. Herkes büyük bir iştihayla tamamen 10 Kasım konusuna odaklanmıştı ki Van’da tekrar deprem oldu. Hakkında ortalıkta pek çok rivayet dolaşan bir otelin enkazından cesedi çıkarılanlar arasında N.Ç. olayını ortaya çıkaran gazeteci de vardı ve yeni bir gündemle N.Ç.'yi unutanlar bir kez daha N.Ç. olayıyla yüzleşmek zorunda kaldı.
 
İkinci depremin ardından bir kere daha gördük ki, olup bitene karşı tepki vermeye çalışırken ya karikatürize ediyor ya da lafın nereye gideceğini düşünmeden konuşuyor veya yazıyoruz. Hangi birini sayayım ki. Yıkılan otelin haberinin, nedenini anlayamadığım bir biçimde olay karikatürize edilerek “Katil otel botokslu” diye sunulmasını mı?  Van depreminin ardından medyaya yansıyan bazı görüntüleri talan diye allandıranlara tepki göstermeye çalışan kıymetli bir akademisyenin, Avrupa'da veya Amerika'da elektrikler beş dakika kesilse işte o zaman görürsünüz talan neymiş, demesini mi? Kimse, biz ne yapıyoruz, demiyor. Olayı karikatürize ederek veya daha kötüsünü hatırlatarak neyi anlatmaya, neyi düzeltmeye çalışıyoruz.
 
Biz çok yardım sever bir milletiz, bütün dünyaya örnek oluyoruz, diye avunuyoruz ama hiç kimse sormuyor televizyon ekranlarından açıklanan para yardımları gerçekten toplandı mı yoksa firmaların, kişilerin reklamını yapmak için mi o organizasyonlar yapıldı? O yardımlar toplandıysa neden yerine ulaştırılmadı. Ulaştırıldıysa neden küçücük bebekler soğuktan ölüyor.
 
Ahkâm kesen çok ama düşünen yok, soru soran yok. Düşünmeyenin, düşüncesi olmayanın sorusu da olmaz çünkü. Nerden çıktı bunca konuşkan papağan; nerde, hiç mi kalmadı düşünen “insan”.

 

14 Kasım 2011 Pazartesi / Yeni Şafak

Ahkâm kesen çok

Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir