Alevi açılımı ve sırrı faş eylemek

TEODORA DONİ  Alevi açılımı ve sırrı faş eylemek 

TEODORA DONİ 
Alevi açılımı ve sırrı faş eylemek 
 

Romanya’da ortaokula gittiğim yıllar… Sınıfımızda bir kız vardı,  diğer çocuklardan bir farkı yoktu ama sınıf arkadaşlarımızın çoğu onunla pek konuşmazdı. Çünkü kızın babası, kimseyle konuşmayan, her cumartesi siyah takım elbisesini giyip gizli tarikat toplantılarına giden biriydi ve Romanya’daki bu tarikat mensubu kişiler iftiralarla, hakaretlerle aşağılanıyordu.

Türkiye’de, Müslüman olma bahtiyarlığına erdiğim bu güzel topraklarda, yıllar önce Aleviler için de aynı yakışıksız sözleri duyduğumda hem çok şaşırmış hem de çok üzülmüştüm (ki çok şükür bu tavırlar yok denecek kadar azaldı) . Şaşkınlığım ve üzüntüm elbette ki sadece bununla sınırlı kalmadı. Beni daha da şaşırtan ve üzen, Alevi’yim diyenin de, Sünni’yim diyenin de büyük ölçüde İslam’dan ve Alevi-Sünni ayrımının tarihsel sürecinden habersiz oluşuydu. Bu insanlara, Alevi ve Sünni’nin sadece kelime anlamı sorulduğunda bile çoğunlukla cevap veremiyorlardı.

Geçtiğimiz Kurban Bayramında Türkiye’yi ziyaret eden Kara Panter lakaplı Dhoruba M. Bin-Wahad sonradan Müslüman olan bir kardeşimiz.  Kara Panter, Batı Şeria'nın Eriha kentindeki konferansa katılacaktı ancak İsrail Kara Panter’in bölgeye girişine izin vermedi. İsrail askerleri tarafından sorgulanırken, Sünni misin, Şii misin, sorusuna karşılık Kara Panter Dhoruba M. Bin-Wahad sadece; ben Müslümanım, dedi.  Evet, buna benzer sorular ne yazık ki bana da defalarca soruldu. Alevi misin, Sünni misin? Doğrusu ilk önceleri bu sorular karşısında biraz afallıyordum çünkü neden söz ettiklerini bilmiyordum. Daha sonraları bu soru beni sinirlendirmeye başladı.

Mezhepleri, tarikatları anlamaya çalışıyordum ki çok sayıda Alevi vatandaşın yaşadığı bir bölgeye taşındık. Bir gün eşimle eve dönerken binanın önünde oturan bir teyzeye selam verdiğimizde bize dedi ki, siz de Alevisiniz, değil mi? Kendini bir mezhebe aidiyetle tanımlamayan, hep sadece Müslümanım diyen eşimin nasıl bir tepki vereceğini merak ediyordum. Eşim, evet teyze biz de Aleviyiz, dedi. O günden sonra o teyze hemen hemen her gün bizi ziyaret etti ama ilginçtir Alevilik hakkında hiçbir zaman konuşmadık. Şimdi düşünüyorum da acaba eşim biz Alevi değiliz deseydi, o teyze yine de yanımızda kendini o kadar rahat hisseder miydi, bilemiyorum.

Ama şunu biliyorum, birçok insan artık açılım lafını duymak istemiyor, oysa artık bencilliği bırakıp birbirimizi anlamaya, tanımaya ve dinlemeye başlamak zorundayız. Şu bir gerçek ki devlet öncülük etmeden hiçbir konuda bir arpa boyu bile mesafe kat edilmiyor. Bir taraftan toplum çözümü hep devletten beklerken, diğer taraftan bazı insanlar, bu sorunların, zaten devletin yıllardır uyguladığı yanlış politikaların sonucu olduğunu söylüyor. Evet, geçmiş yanlışlarla dolu olabilir, ne var ki olanla ölene çare yok, artık geçmişten ders alıp geleceğe bakmak zorundayız.

Kamuoyunda daha çok “Kürt açılımı“ konuşuluyor. Ancak “Alevi açılımı” ve diğer açılımların da en az Kürt açılımı kadar önemli olduğunu düşünüyorum. İnanıyorum ki bütün açılımların temelinde, etnik kökeni ve inancı ne olursa olsun bütün vatandaşların insan hak ve özgürlüklerinden tam olarak yararlanmasını ve bu toprakların medeniyet birikiminin yaşatılmasını hedefleyen büyük bir demokratik açılımı gerçekleştirme düşüncesi var. Hem bu geniş kapsamlı büyük açılım, bazılarının sandığının aksine sadece hükümetin değil, bütün kurumların birlikte karar verdiği bir devlet projesidir bence.

Devlet, Kürt açılımında ilk somut adımı nasıl devletin kurumu olan TRT’de TRT 6 (TRT Şeş) televizyon kanalıyla Kürtçe yayınını başlatarak attıysa, Alevi açılımında da ilk somut adımı Muharrem İftarı’na Sayın Başbakanın katılımıyla ve yine bir devlet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığının Alevi Klasiklerini yayınlamasıyla atmıştır.

Alevi açılımı ve bu kapsamda yürütülen Alevi Çalıştayı hakkında yazılan ve konuşulanları medyadan takip ediyorum. Ancak bununla yetinmeyip Alevi Çalıştayının koordinatörlük görevini yürüten akademisyen Necdet Subaşı’nın “Sırrı faş eylemek” kitabını da okuma gereği duydum. Kitabın alt başlığı “Alevi Modernleşmesi”. Kitapta bir cümle çok dikkatimi çekti :”Geleneksel Alevi edebiyatı şaşırtıcı bir ilgiyle bugün, Alevilerden çok Sünnilerin üzerinde yoğunlaştığı bir metinler kataloguna dönüşmüştür”. Hakikaten öyle, medyada Aleviler adına yazan, konuşan birçok kişi Alevilik hakkında yeterli bilgiden yoksun ve söyledikleri kısır bir siyasi söylem bile değil. Oysa devletin önyargılarından arınarak, Alevi’siyle, Sünni’siyle, Türk’üyle, Kürt’üyle tüm milletiyle adalet temelinde kucaklaşarak, demokratik açılımı her yönüyle tamamlayabilmesi kadar, birilerinin de artık mezhep ve etnik köken üzerinden siyasi ya da başka bir rant sağlama peşinde olmamasının da son derece önemli olduğunu düşünüyorum.

Necdet Subaşı’nın, ayrıntılı bir araştırmanın ürünü olan eserini dikkatle okuduğunuzda, toplumun bütün kesimleri gibi Alevilerin de modernleşme süreciyle birlikte kendine yabancılaştığını, köklerden, ana kaynaklardan ve gelenekten kopma ile karşı karşıya kaldığını düşünmeden edemiyorsunuz.  “Sırrı faş eylemek” derken de bu Alevi Modernleşmesine ilişkin ayrıntılı açıklamalarına atıfta bulunan yazar, eseriyle hem dışarıya bir sır gibi kapalı olan Alevilerin anlaşılmasına, hem Alevi açılımına önemli bir katkıda bulunuyor.

Alevi Çalıştayının Final Oturumu bu ayın sonunda yapılacak ve ardından sanırım Sonuç Raporu yayınlanacak. Keşke Çalıştayda konuşulanlar da tümüyle yayınlansa da görebilsek herkesin eteğindeki taşları döktüğünü, herkesin sırrı faş eylediğini, Alevi kardeşlerimizin artık anlaşıldığını… Ve hepimiz diyebilsek Pir Sultan Abdal gibi: “Gelin canlar bir olalım”.

18 Ocak 2010 Pazartesi / Yeni Şafak
Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir