Anne şefkatine ne oldu…

TEODORA DONİ Anne şefkatine ne oldu…

TEODORA DONİ
Anne şefkatine ne oldu…
 

Küçük bir çocuktum ve Romanya’nın bir şehrinde müstakil bir evde yaşıyorduk. Rahmetli babaannemin ve hiçbir zaman görmediğim rahmetli dedemin eviydi, zaten babamın başka kardeşi yoktu. Bildiğim kadarıyla annem de dedemi hiç görmemişti çünkü annem, babamla evlendiğinde, dedem çoktan vefat etmişti. Ben üç yaşlarındayken babaannem de vefat etmiş, bundan bir yıl kadar sonra annem çalışmaya başlamıştı. Bulduğu bakıcı hepimizin, dört kardeşin de bitlenmesine sebep olunca annem onu kovmuş ve biz kaderimizle baş başa kalmıştık. Kısacası artık ne bakıcı ne anne ne de babaanne başımızdaydı.

Oh be artık özgürüz, demiştik çocukça bir keyifle. Bakıcıdan kurtulduğumuza çok sevinmiştik. Bu özgürlüğümüzü evin içini kurbağalarla doldurarak kutlamıştık. Hayatımda ilk defa böyle bir şey görüyordum, gökten mini mini yavru kurbağalar yağıyordu. Kurbağaları alıp alıp evin içine atıyorduk.  Abartmıyorum, binden fazla kurbağa evin içinde zıplıyordu ama biz hala toplamaya devam ediyorduk ta ki annem eve gelene kadar. Annem aynı şekilde bize evden geri çıkarttırdı o kurbağaları. Annem o yağmur başladığında hemen işyerinden izin istemiş çünkü neler yapabileceklerimizi tahmin edip korkmuş ve maalesef haklı çıkmıştı.

O olaydan sonra annem hisseder diye afacanlık yapmaktan çekiniyorduk. Çocuktuk, ister istemez afacanlık yapıyorduk ama günler ayları kovalamaya başladıkça artık ilk günkü gibi özgür olmak için can atmıyorduk.

Daha önce hem başımızda babaannemiz, annemiz vardı hem de bir düzenimiz. Annemin çalışmaya başlamadan önce hiçbir zaman sızlandığını duymamıştık. Babamın kazandığı parayla yetiniyorduk, evimizde sıcak yemek yapılıyordu hatta börek çörek, kek gibi hamur işlerini de annem kendi yapıyordu. Annem çalışmaya başladıktan sonra onun yaptığı sıcak ev yemeklerinin yerini konserveler, börek çörek ve pastaların yerini de pastane yapımı tatlılar ve tuzlular almıştı.

Eskiden ablalarım ve abim okuldan geldiklerinde annem hemen sofrayı hazırlardı ama artık biz annemize sofra hazırlamaya başlamıştık. Bütün ev işlerinde elbette ki daha önce de annemize yardım ediyorduk ama artık evde bir annenin yapması gereken ne varsa hepsini biz çocuklar yapıyorduk. Annemden yeni bir cümleyi sık sık duymaya başlamıştık: Ben çalışıyorum, evle uğraşamam.

Annemin emekli olana kadar sürdürdüğü çalışma hayatı boyunca bir iki istisna hariç örneğin ıspanağı bile artık hep sadece kavanozda görebiliyorduk, yani hazır konserve olarak alıyorduk. Ben ise bu anlattıklarıma dayanarak çocuklarımın konserve ile beslenmemeleri ve okula gittiklerinde veya döndüklerinde o yalnızlığı hissetmemeleri için hayatımı onların programlarına göre sürdürüyorum.

Hiçbir zaman ev hanımıyım demekten utanmadım. Ancak yıllardır Türkiye’de bir durum dikkatimi çekiyor. Bir nesil öncesi kadınların büyük bir bölümü ev hanımıymış ve bu hanımlar çocuklarına çocukluklarını yaşatmışlar. Ancak çoğu ilköğretim mezunu olan bu hanımlarda, çalışmak ve üniversite diploması sahibi olmak bir tutku olarak kalmış. Bu ev hanımları kız çocuklarını kendileri gibi olmasınlar, meslek sahibi olsunlar, çalışsınlar veya ne olur ne olmaz ceplerinde bir diploma olsun, diye okutmuşlar.

Üniversiteyi bitirip evlenen bu kız çocuklarından birçoğu şimdi çocuk sahibi çalışmıyor ve ev hanımı. Peki, bu hanımların çocukları kendileri gibi güzel bir çocukluk geçiriyorlar mı? Onları daha çok küçük yaştan itibaren ki bu yaş iki bile olabiliyor kreş, anaokulu gibi eğitim kurumlarına gönderiyorlar. Çoğu zaman yarım gün de değil tam gün oluyor bu kurumlar.

Çalışan annelerin mazeretleri var diyelim, peki ya üniversite mezunu ama çalışmayan ev hanımı annelere ne diyelim. Merak ediyorum, bu hanımların anneleri ve babaları onları gerçekten böyle bir hayalle mi okuttu. Kızım sen oku, evlendiğinde çocuğunu normal yollardan değil sezaryenle doğur, bir tane yeter bilemedin iki, fazla çocuk yapma, güzelliğini bozma, çocuğunu fazla emzirme, yürümeye başlar başlamaz hemen kreşe, oradan anaokuluna, okula, dershaneye gönder, sen kendini yorma mı dediler, böyle mi hayal ettiler. Kariyer de yap, çocuk da. Ama onlara bakma, bütün gün keyfine bak…

Bunları söylediğimde bazı hanımlar hemen savunmaya geçiyorlar. En çok da şöyle: “Bizim bir tanıdığımız var şu kreşte veya şu eğitim kurumunda çalışıyor, konuştuk ve çocuğumuzu mutlaka bir eğitim kurumuna vermemizi tavsiye etti. Hani ağaç yaşken eğilir ya, biz de çocuklarımızı daha yürümeye başlar başlamaz gönderiyoruz bu kurumlara”.   Böyle durumlarda ben de onlara, tanıdığınız her kim ise o tavsiyesinden sonra yer olarak da çalıştığı veya sahibi olduğu kurumu ücretler yüksek ama size indirim yaparız diyerek tavsiye etti mi, diye soruyorum. Tabii cevap olarak, kem, küm…  Hem yaş ağacı kreşten okuldan önce babalar ve özellikle de anneler evde eğmeye başlasa olmaz mı? Annelerin şefkatine ne oldu? Çocuklar, öğrenme ve güzel ahlak sahibi olma sürecinde ilk adımları ailede atarlar, ilk önce anne ve babayı örnek alırlar, çok sonra ailenin yerini okul, anne ve babanın yerini öğretmenler alır. Bu süreci aileyi aradan çıkararak hemen kreşten okuldan başlatmak ne kadar sağlıklı olabilir ki.

Hele eğitimli anne babaların bunu yapmasını hiç anlayamıyorum derken şu an kapının zili çaldı, kapıyı açtım karşımda boyundan büyük sırt çantasıyla komşunun 6 yaşındaki çocuğu: Teyze bizim evde kimse yok, zili çaldım çaldım açan olmadı, dedi. Çocuğun annesi komşuda ama hangi komşuda… 40 daireli bir apartmandayız. Çocuk kaçıncı daireden sonra annesini bulacak acaba. İşte bir aile hali,  işte geleceğimizin sembolü çocuklardan birinin ahvali…

Anlaşılan o ki çocukların, annelerinin şefkat eline ve şefkatli diline her zamankinden daha çok ihtiyaçları var.

11 Ocak 2010 Pazartesi / Yeni Şafak

Anne şefkatine ne oldu… Anne şefkatine ne oldu… Anne şefkatine ne oldu…

Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir