Bazı “okur ile yazar” halleri

TEODORA DONİ Bazı “okur ile yazar” halleri

TEODORA DONİ
Bazı “okur ile yazar” halleri
 
Bir veya iki hafta yazılarıma ara vereceğim, buna ihtiyacım var. Bu yazımda biraz dertleşerek hem bunu duyurmak hem de bazı “okur ile yazar” hallerinden bahsetmek istiyordum.  Ancak konuya nereden gireceğime, derdimi nasıl anlatacağıma bir türlü kara veremiyordum ki bir süre önce okuduğum Efe Durmuş’un “Şanlıurfa Sembol”de yayınlanan  “Asansör’den” başlıklı yazısı imdadıma yetişti. Aynen şöyle diyordu yazısında: “Millet olarak yazılanlara hemen inanmamak gibi bir refleks gelişmiştir. Çünkü doğru olmayabilir. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar. Doğru söyleyen pek sevilmeyendir çünkü bedeli ağırdır. Bu yüzden ‘doğru’ açık, net bir şekilde söylenmez bizim kültürümüzde. Saymaya kalksak ‘doğruluk’ kavramı bize göre çok çeşitlidir. Nasıl göründüğümüzü pek merak etmeyiz. Bize göre her şey yolundadır. Ama mesela bir Japon’a göre bizler nasıl görünüyormuşuz bakın. Televizyonda Japon konsolosluğundan bir yetkiliye programın sunucusu Sunay Akın şöyle bir soru  sormuştu: 5 yıldır İstanbul’dasınız bizim milletimiz hakkında, yani iyi ve kötü yönlerimiz hakkında ne dersiniz? Japon yetkili şöyle cevap vermişti: Çok cana yakınsınız, en ufak bir sıkıntımız olunca hemen yardıma koşuyorsunuz.”
 
Japon yetkiliye kesinlikle katılıyorum ve tam da bu yüzden bir veya iki hafta yazılarıma ara vermek isteyişimin sebebini nasıl açıklayacağımı bilemiyorum. Birkaç ay önce bir yazımda geçirdiğim rahatsızlıktan söz etmiş ve bu yüzden günlerce e-maillere, telefonlara cevap vermek zorunda kalmıştım. Sorun şu ki “hastayım” dediğimde hiç kimse bir arkadaşım gibi “geçmiş olsun” bile demeyip sadece “anladım” demiyor. Yani herkes o arkadaşım kadar anlayışlı değil.  Ancak yine de herkes ‘çok cana yakın’, herkes ‘en ufak bir sıkıntı da yardıma koşmak istiyor.’
 
Yazımın başında söylediğim gibi, bir veya iki hafta bana müsaade, sağlık sorunlarımdan dolayı biraz ara vermek zorundayım.  Yeni Şafak’ta yayınlanan ilkyazımda   “Haftaya bugün, Yeni Şafak'ta, yine burada, yeni bir yazıda buluşuncaya dek, Allah'a emanet olun” derken “inşallah” demediğim için kendilerini İlahiyatçı olarak tanıtan bazı okuyucular bana gönderdikleri e-maillerle “ inşallah” demeliydiniz, diye beni ikaz etmişlerdi ki haklılardı.
 
Evet, inşallah sadece bir hafta ara vermek zorunda kalırım ve yine kaldığımız yerden devam ederiz. Haftada bir yazıyorum ama hafta boyunca yaptıklarımla ne yazık ki neredeyse her gün yazıyor gibiyim ve zor olan bu, haftada bir yazmak değil. Normal günlük okumalarım dışında her gün sayısız yazı okumak zorunda kalıyorum. Şikâyet etmiyorum, okuryazar arkadaşların, bana güvenerek, yazdıklarını okumamı rica etmelerinden gerçekten mutlu oluyorum.  Onlara teşekkür ediyorum. Dediğim gibi şikâyet etmiyorum ancak bu ‘ara’nın gerçekten bir ‘ara’ olması için yazıyorum bunları.
 
Bir iki konu daha var şimdi söylemem gereken. Çünkü tek tek cevap verdiğim halde aynı sorular hala gelmeye devam ediyor. Hiçbir sivil toplum kuruluşuna hiçbir partiye üye olmadığım halde okuyucuların benden bu konularda tavsiye almak istemeleri ve ısrar etmeleri bence oldukça tuhaf ve gerçekten garipsiyorum bu ısrarları. Şu iyi, diğerleri kötü şeklinde kesin ve taraflı cevaplar bekliyorlar benden, lütfen beklemesinler.
 
Bir diğer konu ise ‘İhtiyar’ dergisinin 1. sayısında yayınlanan ‘Gençlerin İhtiyarı’ başlıklı yazımla ilgili. O yazımda demiştim ki “Açılışının hemen ardından İhtiyar Kitap-Kahve hakkında "İnsan her halükârda seçer” başlığıyla Yeni Şafak gazetesindeki köşemde büyük bir heyecanla yazmış, okuyucularla paylaşmaya çalışmıştım sevincimi… Herhangi bir şehirden değil, Ankara’dan, Türkiye’nin başkentinden söz ediyoruz ve buradaki üniversitelere her yıl ülkenin dört bir yanından, hemen hemen bütün şehirlerden gelen binlerce genç var ve ben o yazımı aynı zamanda onlar için yazmıştım… Biz haber vererek görevimizi yapalım, İhtiyar’a gelip gelmemek onların ihtiyarı, onların seçimi, onların kararı. Evet, öncelikle o gençler için yazdığım o yazı;  o gençlere rehberlik etmek, onlara arkadaşlık etmek, onların sorunlarını paylaşmak isteyen, böyle bir derdi olan yazarçizer arkadaşlara da bir hatırlatma, bir çağrıydı aynı zamanda.“
 
Şimdi farklı şehirlerdeki üniversite öğrencisi gençler bana ulaşıp, bize kim rehberlik edecek diye soruyorlar. İstanbul’da veya Ankara’da okumadığımız için bu imkânlardan mahrum kalıyoruz, diyorlar. Ben gerçekten anlamakta zorluk çekiyorum, bu kardeşlerimiz öğrenim gördükleri, yaşadıkları şehirlerdeki şairlerden, yazarlardan çizerlerden nasıl haberdar değiller. Bütün ‘iyi’ şair yazar ve çizerlerin İstanbul’da veya Ankara’da yaşadığını düşünüyorlar. Bizim şehirde de varsa isimlerini ve onları nerede bulabileceğimizi söyleyin, diyorlar. Arkadaşlar, sevgili gençler… Arada bir yerel sitelere, yerel gazetelere hiç mi bakmıyorsunuz. Bizleri bulabiliyorsunuz, bizlere ulaşabiliyorsunuz da sizinle aynı şehirde yaşayan insanları niçin bulamıyorsunuz, onlara niçin ulaşamıyorsunuz? Neyse “efendim”… İnşallah sadece bir hafta aradan sonra kaldığımız yerden devam ederiz. Allah'a emanet olun. Selamünaleyküm.
 
BİR “CUMARTESİ ANNELERİ” HABERİ
 
“Cumartesi Anneleri”, gözaltında kaybedilen evlatlarının, eşlerinin, kardeşlerinin, anne ve babalarının akıbetlerinin açıklanması, sorumlularının yargılanması için 25.12.2010 tarihinde Galatasaray’da 300. kez oturdular. Sayın Mehmet Atak’ın rica ettiği gibi “cismen”( ki bu kelimeye takıldım galiba) orada olamadıysam da, tüm kalbimle her zaman onların yanındayım.
 
…VE BİR TEŞEKKÜR
 
İstediğim bir program kaydını bizzat ilgilenerek bana ulaştıran “Ülke TV” Genel Yayın Yönetmeni Sayın Hasan Öztürk’e ve arkadaşlarına çok teşekkür ediyorum.
 
27 Aralık 2010 Pazartesi / Yeni Şafak

Bazı “okur ile yazar” halleri Bazı “okur ile yazar” halleri

Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir