İstanbul’u yazacaktım…

TEODORA DONİ İstanbul’u yazacaktım…

TEODORA DONİ
İstanbul’u yazacaktım…
 
Son yazımda, yazmaya bir hafta ara vereceğimi, biraz dinlenmek istediğimi söylemiştim. Zaman çabucak geçti ve işte yeniden kelimelerin arasına geri döndüm. Her yazımdan sonra daha çok farkına varıyorum ki özellikle okuyucular ne demek istediğimi çok iyi anlıyorlar, isteklerime ve dileklerime saygı duyuyorlar. Güzelce dinlendim geçen hafta boyunca ancak evimde kalarak değil, şimdiye kadar hiç yapmadığımı yapıp sadece dostlarımı ve ailemi değil kendimi de şaşırtıp ani bir kararla İstanbul’a gittim. Gitmeden önce eşimden kimseye haber vermemesini ve kendisinin de çok acil bir durum olmadığı sürece beni aramamasını rica etmiştim. Eşim ricama saygı duydu ve kimseye İstanbul’a gittiğimi söylemedi ayrıca beni de aramadı ama yapacağını yaptı, yıllar önce benim için yazdığı bir şiirden alıntılarla başladığı Timetürk’teki “Çürüyor gazete manşetlerinde hayat” başlıklı son yazısıyla: “Neredeyse yirmi yıl oldu, ‘kendimi bırakacağım sonunda / bırakacağım kendimi tüm yüzyıllara’ diyeli…  Evet, ‘yorgun bir kış başlangıcında / bindokuzyüzdoksaniki yılında / İstanbul’da / çirkin bir umutla yaşlanırken dünya / bıkacağım beklemekten / devlet tanrısı diye bir teori kurmaktan yorulup / seni düşünerek dalacağım uykuya/ hayat bu ya / aklım hep telefonlarda / çürüyor gazete manşetlerinde hayat / terör, büyük kampanyalar, açlık vs. denize bakıyorum /  gerçek, sahi nedir gerçek / ölüm / şimdi hangi sularda’ diyeli neredeyse yirmi yıl oldu…”
 
Sıtkı Caney’in böyle bir yazı yazdığını bir arkadaşım söyledi ve bir kez daha şair, yazar Mehmet Aycı’nın ne kadar haklı olduğunu anladım. Şöyle diyordu Mehmet Aycı “Ona rağmen azizim” başlıklı yazısında: “Yazar milletinin, hele şair milletinin karısı olmak akıl kârı değildir. Akıl karı değildir zira bu adamlar sıradan adam olmayıp, şu bildiğiniz uzaylı cinsinden de olmayıp mutlaka bir tahtası eksik, tabiri caizse çatlak adamlardır. Çatlaklıkları akıl ve zekâ düzeylerinden, yetişme tarzlarından kaynaklanmamaktadır; biraz fıtri, çokça yürüdükleri yolun ulaştırdığı menzille alakalıdır. Hele bir şiirle ünsiyet kurmaya görün, o mesleğin(meşrebin mi demeli) ahiri öyle bir yola çıkar ki, bir insanın cenneti ve cehennemi bütün katlarıyla içinde taşıması gibi bir şeydir. Anlayacağınız erenlerin sağı solu belli olmaz; bir şairle evlenmeyi göze alıyorsanız ateşi ve serinliği aynı anda hissetmeyi de aynı anda göze almışsınız demektir.”
 
Neyse, dediğim gibi gerçekten hiç kimsenin (!) haberi olmadı benim İstanbul’da olduğumdan. Güzel birkaç gün geçirdim. Yıllardır görmediğim dostları gördüm. Bir iki gün bana kızım gibi sevdiğim, gazetemizin bazı haberlerinde imzası olan Şevin Ayaz eşlik etti. Onunla yağan yağmura aldırmadan bol bol yürüdük İstanbul sokaklarında. Beraber “Hür Adam” filminin galasına gittik ki filmin bitiminde insan neye üzüleceğini şaşırıyor. Kısa bir süre önce filmin yönetmeni ve yapımcısı bir röportajında film hakkında çok iddialı konuşmuş,“bu film, Kürt sorununun yüzde seksenini çözer diye düşünüyorum” demişti. Oysa bu filmi izleyerek Kürt sorununu anlamaya çalışan olursa film bitiminde kesinlikle büyük bir umutsuzluğa kapılır ve bu sorun asla çözülmez diye düşünür. Neyse, bu film hakkında fazla konuşmak istemiyorum, herkes izledikten sonra kendi kararını verir hem içerik hem sinema sanatı açısından ve inşallah bu filmi yapanlar günün birinde özür dilemek zorunda kalmazlar.
 
Evet, dediğim gibi İstanbul’da dostlarımı gördüm ve uzun zamandan beri gitmediğim yerleri tekrar gezdim ama bir eksik vardı. Elbette ki gördüğüm insanlar, gezdiğim yerler anılarımı tekrar hatırlamama sebep olduğu için gerçekten mutlu oldum ama yüreğim beni başka sebeplerle İstanbul’a götürmüştü ve hayatıma eskisi gibi devam edebilmek için aradığım cevabı bulamamıştım. Gelmişken çok eski iki arkadaşımı da ziyaret edeyim dedim ve aradığım cevapların orada olduğunu fark ettim. İki çocuk, biri kız diğeri erkek on iki yaşındalar, çocuklarımın adaşları. Bebekliklerinde çocuklarımdan hiç ayırt etmedim, hep kendi çocuğum gibi gördüm onları, altlarını da değiştirdim dualarla da uyuttum. Yıllardır onları görmediğim halde beni unutmamışlar, anneleri hiç izin vermemiş buna, daima beni anlatmışlar onlara. Evet, ben yeğenlerimden başlayarak, çocuklarıma ve çok sayıda çocuğa her zaman sevgimi, dualarımı gücüm yettiğince her türlü desteğimi verdim. Bir okuyucum, siz TMK mağduru çocuklar için yazı yazdıktan sonra çekinmeden, yanlış anlaşılacağımdan endişe duymadan ben de o çocukları savunmak için cesaret bulabildim, demişti.
 
Bir kere daha fark ettim ki,  en azından çocuklar için onların geleceği için hiçbir zorluğa karşı mücadeleden vazgeçme, pes etme lüksüm yok benim. Her zaman doğruluğuna inandıklarımı savunmak ve gelecek tepkilere karşı daha dirençli olmak zorundayım. Bülent Akyürek’le ilgili şimdi yazacağım satırları yazmamak için de gerçekten çok direndim. Bunları yazmak kolay değil, ailece görüştüğümüz bir arkadaşımızdan söz ediyorum. Şimdiye kadar kitapları hakkında iki yazı yazdım. Kendisini belki birçok insandan daha iyi anladığımı, anlamaya çalıştığımı düşünüyorum. Farklı bir psikolojisi olduğunu çok iyi biliyorum. Uzun yıllar ateist kalmış birinden bütün alışkanlıklarını kısa sürede değiştirmesini beklemek yanlış olur, zamanla üslubunu yumuşatır sadece bir Müslüman olarak değil bir yazar olarak da doğru olanı yapar diye düşündüm hep ve onu bu şekilde savunmaya çalıştım. Ben de birçok insan gibi ”Bülent Akyürek’in ağzı bozuk “ diyenlerdenim ve bunu kendisine de söyledim.
 
Kısa bir süre önce bir yazısında “Şimdi satırlarıma ‘Bülent Akyürek’in ağzı bozuk’ diyenlere ‘F… Y…’ diyerek devam etmek istiyorum” diye yazmış. Tabii ki bu iki kelimelik İngilizce küfrün muhataplarından biri de ben oluyorum ve çok yakın dostlarım ve o üsluptan şikâyetçi olan okuyucularım.  Şimdi ben ne diyebilirim ki artık, Bülent Akyürek’in kitapları hakkındaki yazılarımdan dolayı Yeni Şafak ve Timetürk okuyucularından özür diliyorum, demekten başka. Söz nerelere geldi, oysa ben yalnızca İstanbul’u yazacaktım bugün…
 
10 Ocak 2011 Pazartesi / Yeni Şafak

İstanbul’u yazacaktım…  İstanbul’u yazacaktım…  İstanbul’u yazacaktım…

Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir