Bilinç mi boşverin, hadi bi linç edelim…

TEODORA DONİ Bilinç mi boşverin hadi bi linç edelim…

TEODORA DONİ
Bilinç mi boşverin, hadi bi linç edelim…
 
Hepimizi delirtecek kadar baş döndürücü bir hızla sürekli değişen gündeme aldanmamak, o yoğun bilgi kirliliği içerisinde boğulmamak her zaman çok kolay olmuyor. Geçen hafta yazım için başlık düşünürken eşim dedi ki “bence başlık ‘gündemin canı cehenneme’ olsun çünkü yüz ifaden tam da bunu söylüyor”. Doğrusu bu ülkede asıl olup bitenleri düşündükçe her defasında bunun üstünü örtmek için dayatılan yapay gündemin canı cehenneme dememek mümkün değil.
 
Geçen hafta yine gündemin canı cehenneme diyecek kadar beni bunaltan birçok köşe yazarının aynı konulardaki tartışma ve yorumlarını okurken İran’dan medyamıza yansıyan bir haber dikkatimi çekti. Türkiye' de çok sevilen (!) bir adamın, Geceyarısı Ekspresi filminin senaristi Oliver Stone'nın oğlu genç yönetmen Sean Stone’nin belgesel çekmek için gittiği İran'da Müslüman olduğuna ve Şiiliği seçtiğine dair bir haber.
 
Şimdi bu haberin neresi dikkat çekici diyenler olabilir. Evet, her gün dünyanın birçok yerinde İslam'ı seçen sayısız insan var ve bunlardan bazılarıyla bizzat karşılaşıyorum, bazılarından da doğrudan haberdar oluyorum. Hatta onlara İslam’ı tanıma süreçlerinde uzaktan ne kadar yardımcı olabiliyorsam o kadar yardımcı olmaya çalışıyorum ki bu ruhumu yoran bir durum. Ruhumu yoruyor çünkü bazen çok garip olaylarla karşılaşıyorum. Gecenin geç vakitlerinde bile bana ulaşıp hemencecik ve birkaç dakikada sorularına cevap almak, sorunlarına çözüm bulmak istiyorlar.
 
Oysa bu meşakkatli, uzun bir süreç ve genç yaşta İslam'ı seçenler daha kolay atlatabiliyorlar o ilk dönemleri. Yaşı ilerlemiş olanlar içinse durum biraz daha zor,  gelgitler daha çok olabiliyor. Bunu İslam'ı sonradan seçen kendim gibi birçok insan tanıyan biri olarak söylüyorum. Bu insanları, çevresindeki Müslümanların sabırla dinlemesi, onları yanlış bilgilendirmemeye, yanlış yönlendirmemeye büyük özen göstermesi gerekir, diye düşünüyorum.  Ama çoğu zaman öyle olmuyor ne yazık ki.
 
Belgesel çekmek için gittiği İran'da Müslüman olan Sean Stone’nin aynı zamanda Şiir mezhebini de seçtiğini söylemesi beni de şaşırttı. (Sean Stone’nin Müslüman olmadığını, sadece İslam’ı da bir hak din olarak tanıdığını iddia edenler de var ancak bunu tartışmak değil niyetim.)
 
İslam'ı seçen birinin ayrıca şu veya bu mezhebi seçtim demesini hep yadırgadım ve anlamakta zorluk çektim. Ancak bu, Türkiye'deki bazı insanların İran'a karşı duydukları öfkeden dolayı konuyu alaycı hatta aşağılayıcı bir bakışla konuşmalarını çok çirkin bulmama engel değil.
 
Her ne kadar İran’a karşı duyulan öfkenin temelinde Suriye’de yaşananlar ve İran devletinin buna karşı sessiz kalması varsa da bu öfkeyi yeni Müslüman olmuş biriyle alay etmenin bahanesi yapmak ne kadar doğru.
 
Evet, Suriye'de yaşananlardan dolayı hepimizin canı yanıyor. Vicdan sahibi herkes orada hayatını kaybedenlere özellikle çocuklara çok üzülüyor ve tepkisini bir şekilde ortaya koymaya çalışıyor. Ancak kimsenin orada gerçekte ne olup bittiğini anlamaya yönelik ciddi bir çabası yok gibi. Sadece medyaya yansıyan görüntülere bakarak bile denilebilir ki Suriye’de yaşanan tek kelimeyle vahşettir. İran, Türkiye ile birlikte inisiyatif alsaydı, Suriye yönetimi hak ve özgürlüklerin sağlanması için ikna edilebilseydi, belki de bu noktaya hiç gelinmezdi.
 
Bu saatten sonra elbette ki geçen zamanı geri getirmek mümkün değil.  Ancak zararın neresinden dönülse kârdır ve bunu hala Türkiye ile İran birlikte bir irade ortaya koyarak gerçekleştirebilir. Belki de bu ihtimalin varlığıdır ki oyun kurucular Türkiye ile İran kucaklaşmasın diye halkıyla ve devletiyle bu iki ülkeyi birbirine düşman etmek, zıt kutuplarda konumlandırmak, birini diğerine kötülemek, bu yolda her fırsatı değerlendirmek için büyük bir çaba göstermeye devam ediyorlar.
 
Son zamanlarda Türkiye’de İran’a karşı artan öfkede bunu görmek mümkün,  hattı bazılarının öfkesi sınır tanımıyor. Çok çirkin haberler yer alıyor medyada ve Müslüman’a yakışmayacak yorumlar, ithamlar yapılıyor. Geçenlerde okuduğum "İran’da fuhuşun kılıfı Mut'a" başlıklı haber-yorum yazısı bunun sadece bir örneği. Kimse kusura bakmasın, ne muhaliflikle açıklanabilir bu, ne İfade özgürlüğüyle, ne Müslümanlıkla. İçimizdeki zalimle hesaplaşmak yerine içimizdeki zalime bahaneler aramak, zulme ortak olmaktan başka nedir ki…
 
Daha acı olan ise adeta dinin yerine ikame edilen hatta dinin önüne geçirilen ve her türlü iftirayı, hakareti, aşağılamayı, linç etmeyi Müslüman kardeşine reva görmeye varan bu mezhep ayrımcılığının daha önceleri de defalarca körüklenmesi ve hala hafızalarımızda canlı olarak duran Irak’taki iç çatışmaların vahim sonuçlarından hiç ders alınmaması…
 
Ne yazık ki her türlü iftirayı, hakareti, aşağılamayı, linç etmeyi Müslüman kardeşine reva görmeye varan bu mezhep ayrımcılığının çok acı sonuçlarına Türkiye’de de şahit olduk. Fazla gerilere gitmemize gerek yok, kısa bir süre öncesine kadar Aleviler için de o çirkin yaklaşımlar ve yakıştırmalar söz konusuydu ki Maraş'ta, Sivas'ta nice canlarını kaybetti bu ülkenin insanları…
 
Tabii linç her zaman mezhep ayrımcığıyla olmuyor. Linç edilecek olanın durumuna göre bahane bulmakta öyle mahir ki linç ediciler, demişken birilerini de bu vesileyle tebrik(!) etmek istiyorum. Evet, sözüm Uluslararası Linç Etme Başarı Ödülü sahiplerine. Hadi gözünüz aydın. Nuray Mert’i de işinden ettiniz. Bir ödül de bunun için alırsınız herhalde…

 

20 Şubat 2012 Pazartesi / Yeni Şafak

Bilinç mi boşverin hadi  Bilinç mi boşverin hadi

Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir