Bu toprakların ruhu

TEODORA DONİ  Bu toprakların ruhu 

TEODORA DONİ 
Bu toprakların ruhu 
 

Bütün çocuklar bir an önce büyümek istiyor. Okula başladıklarında bu istek daha da artıyor ve günler bir ömür kadar uzun geliyor. Bir an önce büyüyelim diyorlar ama sonra ne olacağını düşünemiyorlar. Hepimiz bu duyguyu yaşadık çocukken. Çünkü çocukluğun doğasında var bu.

Bizler büyüdük artık ama en çok çocukluğumuzdaki anılar bizi mutlu ediyor, içimiz titriyor çocukluğumuzu hatırladığımızda. Çünkü türküler en çok çocukken işledi kalbimize. En çok çocukken yaşadık bayramların sevincini.

Bu söylediklerim, benim gibi sonradan Müslüman olanların çocukluğu için de geçerli. Belki biliyorsunuz, bu günlerde Hıristiyan dünyası Hz. İsa’nın doğum gününü kutladı. Benim Romanya’da geçen çocukluğumda Hz İsa’nın doğum gününden önceki ve sonraki birkaç gün çocuklar için çok önemliydi. Neredeyse her günün bir anlamı vardı ve okul dışında yaş farkı gözetmeden bu geleneksel etkinliklere katılıyorduk. Bir etkinlik hariç diğerleri için biraz prova yapmak gerekiyordu. Prova gerektirmeyeni, Türkiye’de olduğu gibi çocukların bayramlarda ev ev gezerek şeker ve para toplamasıydı. Romanya’da para ve şekerden başka ceviz, elma ve simit gibi yiyeceklerde veriliyordu çocuklara.

Şair Şaban Abak’ın  “Çocukluk” şiirinde dediği gibi “Çocukluk dediğin, ömrün yarısı“ ve benim için ister istemez hüzünlü geçiyor çocukluğumun bayramlarını hatırladığım bu günler.

Diğer yandan yine bugünlerde Türkiye’de olup bitenlere bakınca sözleri Yusuf Hayaloğlu’na ait Ahmet Kaya’nın seslendirdiği o meşhur şarkı geliyor hemen dilimin ucuna:  Hani benim sevincim nerede; bilyelerim, topacım, kiraz ağacında yırtılan gömleğim? Çaldılar çocukluğumu habersiz…

Evet, çaldılar çocukluğumuzla birlikte türkülerimizi de, semahlarımızı da, halaylarımızı da. Çaldılar göz nuru döktüğümüz, değerlerimizi kültürümüzü yüklediğimiz başörtülerimizi de, alyazmalarımızı da.  Ve hüznüm de artıyor öfkem de.

Bazı küçük haberlerde aslında çok büyük ve önemli ayrıntılar gizli. Eski DTP’li yeni BDP’li milletvekili bir hanım Kürtlerin dini bayramlardan vazgeçebileceğini ama Nevruz’dan asla vazgeçemeyeceğini iddia etmiş. Bunu söyleyen ya Kürtlerin Müslüman olduğunu ve Nevruz’un sadece Kürtlere özgü bir kutlama olmadığını bilmiyor ya ne konuştuğunun farkında değil ya da niyeti başka. İran, Kafkasya, Orta Asya, Balkanlar gibi birçok farklı coğrafya ve kültürde var olan bu kutlama Romanya’da da yapılıyor.  Baharın gelişi, doğanın tekrar canlanışı, dirilişi kutlanıyor. Romanya’da bu kutlama aynı zamanda bir çiçekle özdeşleşmiştir, kardelen çiçeğiyle. Bu kutlamayı özellikle bu topraklarda, dinden hele hele İslam’dan soyutlamak asla mümkün değil.

Giderek İçinden çıkılmaz hale getirilmeye çalışılan Kürt sorununu ya İslam öncesi inançlara ya son bir asırda dayatılan “ırkçılığa” göre çözmek istiyorlar. Oysa yüzyıllardır bilinen gerçekleri, bu toprakların ruhunu inkâr ederek; bizi biz yapan değerleri, örf ve adetleri yok ederek bu soruna çözüm bulmak imkânsız.

Onun için Kürtler de diğer bütün Müslümanlar gibi ne Nevruz’dan vazgeçebilir ne de dini bayramlardan. İnsanlar ve dünyada yaşayan bütün canlılar için doğa her yıl diriliyor. Her yıl Rabbimizin gücü tekrar tekrar gösteriliyor. Kurumuş gibi görünen ağaçlar, kış mevsimi boyunca toprağın altında kalan çiçek soğanları İlkbaharla birlikte yeniden diriliyor, yeniden canlanıyor.

Nevruz(Yenigün) diyoruz ve her nedense âlemleri sürekli yenileyen ezeli ve ebedi yeni olan Allah aklımıza gelmiyor. Ramazan Bayramından Nevruz’a, Kurban Bayramından Muharrem Orucuna kadar, cenaze törenlerinden düğünlere, semahlardan türkülere kadar hayatımızın her yanına sinen bu toprakların ruhunu nerelerde kaybettik.

Nevruz deyince şiddet geliyor aklımıza. Türkü deyince kültürsüzlük, cehalet… Bu topraklarda insanların yüzyıllarca acılarını, sevinçlerini hep türkülerle dile getirdiğini nasıl unuttuk. Yazımın başında da ismini andığım Şair yazar Şaban Abak “Karpuz kestim yiyen yok” adlı kitabında bakın ne diyor:

 “Türküler, milletimizi ve o millete mensubiyetimiz oranında kendimizi tanımanın bir kaynağıdır. Biliyoruz ki kendini tanımazlık, tanrıtanımazlıkla kapı komşudur…”  Kitap türküler ve simgeler hakkında ezber bozan yorumlarla dolu: “Türküler bizi anlatıyor olmaktan çıkmamıştır, biz kendimizi dosdoğru anlayıp tanımaktan uzaklaştığımız için türküleri de, başka hazineleri de anlayamaz olmuşuzdur…”

Evet, türküleri de başka hazineleri de anlayamaz olduk. Kendi öz kültürümüze değerlerimize yabancılaştık. Bugünlerde tekrar gündeme gelen 33 erin şehit edilişi olayının tanıklarından Bingöllü Zülfiye Çalbay adlı kadının anlattıkları bu yabancılaşmaya çok ilginç ve bir o kadar da acı bir örnek: "Asker ve sivilleri bırakmaları için teröristlerin önlerine başörtümüzü attık. Bizim kültürümüze göre bir kadın, namusu sayılan başörtüsünü ayaklar altına atınca istediği her şey yapılır. Ama buna rağmen teröristler isteğimizi kabul etmedi”

“Bizim kültürümüze göre bir kadın, namusu sayılan başörtüsünü ayaklar altına atınca istediği her şey yapılır.”  Bu cümleyi tekrar yazarak dikkatleri özellikle bu cümlede anlatılana çekmek istedim. Acaba kaç kişi kaldı bu kültürden bu değerlerden haberdar olan. Eğer varsa hala bundan haberdar olan birkaç siyaset adamı, birkaç vicdan sahibi, birkaç düşünebilen insan, onlara sesleniyorum:

Bingöllü Zülfiye Çalbay hanımefendi’nin anlatmak istediğini anlamaya çalışalım diyorum. Bilge Anadolu kadınlarının çığlığını duymaya çalışalım, Akan kardeşkanını artık durdurmaya çalışalım, Yaralarımızı elbirliğiyle sarmaya çalışalım diyorum.

Ki bayramlar sevinç, canlar bir olsun. Ömrümüzün yarısı, çalınan çocukluğumuz artık bulunsun. Türküler yeniden yürekten okunsun.

Ve 10 Muharrem vesilesiyle ilk kez mesaj yayınlayan Sayın Başbakana teşekkür ediyor, Ehl-i Beyt sevgisi ve Evlad-ı Kerbela’nın acılarıyla yoğrulmuş  bu toprakların tüm güzel insanlarına selam olsun, diyorum.

28 Aralık 2009 Pazartesi / Yeni Şafak
Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir