“Bunu unutmayacağım işte”

TEODORA DONİ Bunu unutmayacağım işte

TEODORA DONİ
“Bunu unutmayacağım işte”
 
Geçen haftaki yazımda,“Bu yazıyı yazmaya başladığım dakikalar; aylardır beklenen günün, 12 Eylül’ün ilk dakikaları. Yani bu ülkenin iyiliğinin, geleceğinin değil de söylemleriyle kimin kimi daha çok döveceğinin konuşulduğu, aylardır devam eden o kısır tartışmaların biteceği günün ilk dakikaları” demiştim. Ne yazık ki o günden sonra tartışmalar hiç bitmedi, bitecek gibi de görünmüyor. Bu ülkenin insanları olaylar karşısında yüzyıllardır mı bu şekilde tepki veriyorlar yoksa son yüzyılda mı böyle bir alışkanlık edindiler bilemiyorum ama kesin olan şu ki severken de, nefret ederken de, sevinirken de, üzülürken de kimse sınır tanımıyor. Daha doğrusu duyguların ifade edilişinde çok açık bir ölçüsüzlük var. Bu ölçüsüzlüğe bir türlü alışamadım ve bu yüzden kimi zaman çok zor anlar yaşıyorum.
 
Oysa şu ünlü hadis-i şerifi bu Müslüman ülkenin güzel insanlarından bilmeyen yoktur sanıyorum:  “Sevdiğin kimseyi ölçülü sev, bir gün gelir düşmanın olabilir. Düşmanlık yaptığın kimseye de aşırı kin besleme, bir gün gelir dostun olabilir.” Herkes biliyor ama ne yazık ki bunu tam anlamıyla hayatına yansıtan çok az insan var. Referandumdan sonra ne “Evet” diyen ne de “Hayır” diyen hiç kimse birkaç dakika da olsa başını iki eli arasına alıp biraz düşünmeye yanaşmıyor, hele medya buna hiç ama hiç yanaşmıyor. “Evet, günümüzü gördük” diyenlerin de  “ bizleri denize mi dökecekler” diyenlerin de yorum ve tepkileri anlamsız ve gereksiz bence. Her iki tarafı da anlamakta zorluk çekiyorum ve dilim varmıyor hissettiklerimi tam olarak söylemeye. Her iki tarafın da birbirini büyük bir nefretle dışlayan bu tavırlarının bana çok itici geldiğini söylemekle yetiniyorum.
 
Bunları yazarken şu an adeta 12 Eylül gününe geri döndüm adeta. Dediğim gibi geçen haftaki yazımı yazdığım 12 Eylül günü hiç uyumamış ve sabahleyin erkenden gazeteleri okumaya başlamıştım. Gazetemiz Yeni Şafak’ta Sayın Ali Murat Güven’in “Namusumuz, şerefimiz, onurumuz ve Arzu Erdoğral…” başlıklı yazısı hemen dikkatimi çekmiş ve bir solukta okumuştum. Yazısında, “muhafazakâr medya"nın başörtülü spiker, dindar yapımcı, yönetmen, muhabir, editör ya da yazar-çizer istihdam etmek gibi bir sorunu yoktu” diyordu Sayın Güven. “Meslek hayatının zirvesindeyken, bu ülkede bir kadın televizyoncunun gösterebileceği en büyük cesareti gösterip başını örten, namaza başlayan, dindar bir hayata geçiş yapan deneyimli bir haber spikeri, işinde çok başarılı bir program yapımcısı” olan Arzu Erdoğral'ın mağduriyetine dikkat çekiyordu. “Gırtlağım parçalanırcasına bağırmak, haykırmak, o haykırışlarımla da kocaman kocaman "İslâmî plazalar”ın camlarını çerçevelerini tek tek aşağıya indirmek istiyorum” diyordu. Ve yazısını, “Sakın ola, meslek hayatına adım atarken bizlere güvenmeyin sevgili kardeşlerim; çünkü biz artık hem medyamıza, hem de diğer kurum ve kuruluşlarımıza kadın eleman alırken "ihlas" falan değil, öncelikli olarak "oksijen sarısına boyanmış dalgalı saçlar" arıyoruz!” diye bitiriyordu.
 
Yazının içeriğine, büyük bir bölümüne diyelim, katılmakla birlikte böyle bir konudaki yazının böyle bir zamanlamayla yayınlanması beni çok şaşırtmıştı. Tam da referandum günü insanlar sandığa oy vermeye giderken İslamcılara yönelik bir eleştiri yazısının yayınlanması beni şaşırtmıştı. Yazı referandum günü değil de daha sonra yayınlansaydı bunlar aklıma gelmeyecekti doğrusu. Gerçekten şaşırdım o yazıyı okurken. Kafamı topladıktan sonra yazıyı bir kez daha okudum ve “ Günaydın Sayın Güven” dedikten sonra da ne yazık ki ”düğün değil bayram değil” neden ille de bugün böyle bir yazı diye, kendi kendime sordum. Yazıdan da anlaşılıyor ki Sayın Güven, Arzu Erdoğral hanımefendiyi çok uzun yıllardır tanıyor olmalı ve yaşananlar yeni olaylar değil. Ayrıca söz konusu mağduriyetin bir kişiyle sınırlı olmadığını benzer birçok mağduriyetin yaşandığını da mutlaka biliyor olmalı.
 
Sayın Güven’i yazılarından ve diğer çalışmalarından takip edenler bilir ki çoğu insanın söylemeye ve de çoğu yazarın yazmaya cesaret edemediği konuları Sayın Güven cesaretle gündeme getiriyor hatta denilebilir ki çoğu zaman bu türden çıkışlara öncülük ediyor. Ülkemizin değerlerini ve hassasiyetlerini önemseyen tutumunu her zaman açıkça ortaya koyuyor. Buna bir örnek, hemen aklıma gelen, son zamanlarda yazdığı “Kusturica’nın bulunduğu yerde, ben ve sayfam elbette ki yokuz “ başlıklı yazısı.
 
Ancak bütün beğenilerime rağmen Sayın Ali Murat Güven beni şaşırttı. Beni şaşırttı diyerek mayınlı araziye girdiğimin farkındayım. Ben “oksijen sarısına boyanmış dalgalı saçlar”la değil bir başörtülü olarak Sayın Güven’le aynı gazetede yazıyorum, en azından iş arkadaşı sayılırız ve bunun bir hatırı bir hukuku olması gerekirken kendisinin nedenini anlayamadığım bir çeşit protestosuna maruz kaldım ve bundan dolayı ne hissettiğimle ilgilendiğini de hiç sanmıyorum. Onun için de Arzu hanımı ve yaşadıklarını konu alan yazısının içeriğini de zamanlamasını da ister istemez sorguladım. Yazarın amacı üzüm yemek mi yoksa bağcıyı dövmek mi yoksa her ikisi mi anlayamadım.
 
Üzüm yemek için bağcıyı dövmek de kaçınılmaz olabilir bazen bunu anlarım. Benzer mağduriyeti olan bir yazar arkadaşım hakkında ben de daha önce yazdım ve amacım kesinlikle üzüm yemekti, bağcıyı dövmek değil. O arkadaşımızın da mağduriyeti hala devam ediyor. Ve ben bu yazıyı Neşe Kutlutaş’ın yıllar önce Gerçek Hayat dergisinde yazdığı “Siz bir avuç korkaksınız” başlıklı yazısındaki şu cümlelerle bitirmek istiyorum:
 
“Ama bir şeyi hep bileceğim,
Onlar, yani Yazıcı Melekler
Her an yazacaklar yaptıklarımızı
Sağ omzumuz ve sol omzumuza
Her an ve her şeyi…
Bunu unutmayacağım işte”

20  Eylül 2010 Pazartesi / Yeni Şafak
Bunu unutmayacağım işte Bunu unutmayacağım işte 
Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir