Çığlıkları duyulsa, gözyaşları görülse…

TEODORA DONİ Çığlıkları duyulsa, gözyaşları görülse…

TEODORA DONİ
Çığlıkları duyulsa, gözyaşları görülse…
 
Romanya’dan Türkiye’ye geldiğimde, “bu ülkenin resmi dilini biliyorum ve artık Müslümanım, bu ülkedeki insanlarla artık önemli bir bağım var” diyordum kendi kendime ve herkesi anlayabileceğimi düşünüyordum. O günlerde evimize gelen bir misafirin bir konuda anlattıklarına karşı çıktım. Misafir şaşkın şaşkın bana bakıp, tepkimi anlamayınca ben de Romanya’da böyle şaşkın bakan insanlara söylenen bir cümlenin Türkçesini ona söyledim. Evde büyük bir sessizlik oldu, hiç kimse ne demek istediğimi anlamadı.  O gün anladım ki bu ülkenin resmi dilini bilmek yetmiyor anlaşabilmek için, aynı dine mensup olmak da yetmiyor. O günden sonra ne kadar Türkçe ve hatta Kürtçe atasözü ve deyim varsa öğrenmeye; öykü, roman, inceleme ve araştırma kitapları okumaya başladım. Bu toprakların kültürünü öğrenmeli, anlamalıydım ki insanlarını da anlayabileyim ve onlara kendimi anlatabileyim.
 
Aradan yıllar geçti ve bana gelen e-maillere bakıyorum, anlamakta zorluk çekiyorum. Bazı okuyucular bu ülkedeki sorunları unutup benim ismimi kendilerine öyle dert etmişler ki neredeyse bir memleket meselesi gibi görüyorlar. Hatta bu konuda içlerinde o kadar ayrıntılı düşünenler var ki şaşırıp kalıyorum. “Allah korusun, ölünce yanlışlıkla gayrimüslimlerin mezarlığına defnederler seni, çabuk bu ismini değiştir” diyorlar. Allah razı olsun iyi niyetleri için, ancak ben ismimden memnunum, değiştirmeyi de düşünmüyorum. Mezarlık konusunda da endişelenmeyin diyorum. Evet, benim için endişelenmek yerine hepimiz için dolayısıyla insanlık için hep birlikte endişelenelim, hep birlikte düşünelim. Bu yönde önerileri olanlar varsa aynı şekilde e-mail olarak göndersinler, köşemde yazar, okuyucularla paylaşırım, şimdi bu yazımda paylaştığım gibi.
 
Yazılarımda sık sık çocuklara yer verdiğimi gören okuyucular anneler için de yazı yazmamı istiyorlar “O çocukların anneleri var ve belki de çocuklardan fazla anneleri acı çekiyor” diyorlar. Hatta gazeteci-yazar Mehmet Yaşar Duru ağabey bir önceki yazım için gönderdiği yorumda “çeyrek asırdır başımızı ağrıtan terör belasından kurtulabilmemizin ikinci ve en önemli ayağı olan "Anne”leri de unutmamak lazım diye düşünüyorum. Yavrusunu dağda terörist ya da asker olarak yitiren, polisin gözaltına almaya kalkıştığı yavrusunu kurtarabilmek için yakaran anneler de ayrı bir yazı konusu olabilir” diyor.
 
Haklılar. Evet, bütün mağdur çocukların yüreği yanan bütün anneleri için de yazmak gerek. Daha önce yazmıştım ben de anneyim diye ve sanırım anlayabiliyorum bir annenin çocuğu için ne hissettiğini. Evet, galiba biliyorum ve anlayabiliyorum o annelerin nasıl bir acıyla yaşadıklarını.  Ancak merak ediyorum, bütün anneler o annelerin hissettiklerini hissedebiliyorlar mı? Her bir anne çocuğu için istediklerini bütün çocuklar için istiyor mu? Bu soruya herkes, elbette ki bütün çocuklar için, diye cevap verecek ama pratikte durum hiç de öyle değil. Ne bütün çocukları çocuğumuz gibi,  ne de bütün anneleri annemiz gibi kabul ediyoruz.
 
Biraz düşünelim; çocuğumuzu okula götürmeye veya almaya gittiğimizde yolda, okulun bahçesinde, okul içinde çocuklar kendi aralarında kavga ettiklerinde kaçımız, kaç kez o çocukları ayırdık, kaç kez kendi çocuğumuzun elini bırakıp bir çocuğu hırpalanmaktan kurtardık. Ne yazık ki bu ülkede, “hayat kadınları olmalı yoksa oğlum nasıl tecrübe kazanır” diyebilen anneler de var. Hem bunu o hayat kadınının kendi kızı da olabileceğini hiç aklına getirmeden diyen, hem de hemcinsinin fuhuş batağına düşürülmesine karşı çıkması gerekirken…
 
Yine ne yazık ki bugünlerde başta Siirt’teki olmak üzere Türkiye’nin birçok yerindeki cinsel istismara uğramış çocukları art arda haber yapan ve bunu yaparken olayları sıradanlaştıran medya, biz bir şey yapmadık,  sadece görevimizi yaptık, diyebiliyor. Siirt’tekiler ise, “biz olayı kendi aramızda kapattık" diyebiliyorlar. Meseleyi hallettik, der gibi… Bu nasıl insanlık? Bu nasıl ahlak?
 
Bu ülkenin bu hale gelmesinde medyanın bilinçli ya da bilinçsiz yaptıklarının büyük rolü var diye düşünüyorum. Bu olayları konuşmaktan ziyade üzerinde düşünmek,  sorunların kaynağına inmek ve çözüm üretmek gerekirken, medya bu işi sulandırmak, kalpleri kötülüğe alıştırmak, insanları insanlıktan çıkartmak için elinden geleni yapıyor ve ilgili ilgisiz herkesi bu konuda konuşmak için adeta kışkırtıyor. Dahası var,  adamın biri TV’ye çıkıp “bir aygırın saf kan olan atlarına tecavüz ettiğini” sunucunun gülme krizleri eşliğinde anlatabiliyor.
 
Ne yazık ki bu şekilde durmadan topluma hayâsızlık, duygusuzluk pompalayan bir medyanın olduğu bu erkek egemen toplumda kız çocukları cinsel istismara uğrayan annelerin zaten sessiz olan çığlıklarını kimselerin duyabilmesi mümkün olmuyor.  Yine ne yazık ki bu toprakların güzelliğine göz dikenlerin binbir oyun ve pusuyla tezgâhladıkları kirli bir savaşa çocuklarını kurban veren annelerin artık yıllardır içlerine akıttıkları gözyaşlarını da kimselerin görebilmesi mümkün olmuyor.
 
Çığlıkları duyulsa, gözyaşları görülse, anlardı herkes en çok o anneler istiyor bu kirli savaşın artık bitmesini ve her türlü hayâsızlığın artık son bulmasını. En çok anneler karşılıksız seviyorlar çocuklarını, en çok onlar kol kanat germeye, sahip çıkmaya çalışıyorlar çocuklarına, yani geleceğe, yani barışa… Ama ne var ki bilge şair, Üstad Sezai Karakoç’un “Anneler ve Çocuklar” şiirinde dediği gibi:
 
Kaçar herkesten
Durmaz bir yerde
Anne ölünce çocuk
Çocuk ölünce anne
 
3 Mayıs 2010 Pazartesi / Yeni Şafak

Çığlıkları duyulsa Çığlıkları duyulsa

Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir