Depremin ölüm ve hayat dersi

TEODORA DONİ  Depremin ölüm ve hayat dersi

TEODORA DONİ 
Depremin ölüm ve hayat dersi
 

Bugün 17 Ağustos. Sakarya’dan İstanbul’a kadar büyük bir bölgeyi sarsan Gölcük Depremi yıllar önce bugün olmuştu. Evet, yıllar geçti o depremin üzerinden ve ben artık yılları saymaktan vazgeçtim.

Çünkü geçen yılları saydıkça insan daha çok öfkeleniyor, daha çok üzülüyor.

Nasıl öfkelenmeyelim, bunca yıl geçmesine rağmen deprem gibi felaketlere hazırlık anlamında tam olarak bir şey yapıldığını söylemek çok zor.

Her yıl bu dönemde yazılıyor çiziliyor ama artık büyük dersler çıkardık o felaketten ve şu kadar mesafe kat edildi diyen yok.

Diyenler varsa bile aslında çok kısa bir süre sonra sanırım fark ediyorlar ki kendi kendilerini kandırıyorlar.

Aslında her birimizin o büyük yıkımın suçlusu olduğunu zaten hiçbirimiz bir türlü kabullenemedik ki.

En ufak bir afette veya felakette  “devlet nerde” diye bağırıyoruz.

Devlet her derde devaymış gibi tüm sorunların çözümünü hep devletten bekliyoruz.

Devlet dediğimiz aslında ne? Tanrı mı? Ya da farklı bir yaratık mı?

Devlet dediğimiz, ne o, ne bu, biziz devlet. Çünkü cumhurbaşkanlığından askerliğe, memurluktan çaycılığa kadar hep biz insanların yaptığı görevlerle işleyen bir mekanizmadır devlet.

Farklı bir gezegenden gelen veya tanımlanamayan yaratıklar oluşturmuyor devleti.

O büyük felakette hayatını kaybeden çok sayıda insan yine bu devlet dediğimiz mekanizma içinde çalışıyordu.

Hatta geride kalan acılı aileler içinde de çok sayıda insan o zaman devlet dediğimiz mekanizma içinde çalışıyordu ve Allah ömür verdiyse muhtemelen halen de çalışıyorlar.

Deprem sonrası açılan ceza ve tazminat davalarına bakan savcılar da, hâkimler de birer insan ve devlet dediğimiz mekanizma içinde çalışıyorlar. İçlerinde o büyük felakette hayatını,  ailesini, yakınını belki de evini kaybeden de var.

Ancak savcılar ve hâkimler görevlerini tam anlamıyla yapamıyorlar, adalet işlemiyor.

Sanırım çok sayıda dava zaman aşımından dolayı düştü veya çok kısa bir süre sonra düşecek, bazıları o meşhur af ile zaten kurtuldu.

Kısacası  “devlet nerde” diye bağırmaktan vazgeçsek diyorum. Devletin ne olduğunu bir anlayabilsek ve kendimize bir an önce çekidüzen versek, her birimiz işin bir ucundan tutsak diyorum.

Sadece ben demiyorum bunu, sağduyu sahibi her vatandaş da böyle diyordur diye düşünüyorum.

Ama diyen kaç kişi, dinleyen kim.

“Devlet nerde” diye bağırmaya devam ediyoruz.

Deprem konusunda ders alınmadığını anlamak için maalesef çok yakın bir zaman önce yapılan yerel seçimlere bakmak yeterli. Her yerel seçim öncesinde olduğu gibi son yerel seçim öncesinde de aynı durum yaşandı. Yine kaçak yapılara, kaçak eklenen katlara göz yumuldu. Kısacası yerel seçimlerde görmeye alıştığımız manzara son seçimde de değişmedi.

Yerel seçimler öncesi yine şehirleri adeta birer büyük şantiyeye çevirdiler. Gözü bir türlü doymayan ve ne yazık ki bina yapımıyla ilgili en ufak bir fikri de olmayan insanlar yapıyor bunu.

Eskiden bazı kaçak yapılara “Gecekondu” deniliyordu. Gecekonduları daha çok fakir ve çaresiz insanlar başlarını sokacak bir yerleri olsun amacıyla yapıyorlardı ve bu Gecekondular derme çatma küçücük tek katlı evlerden ibaretti.

Şimdi işler değişti, kaçak yapılar dediğimizde artık söz konusu olan hepimizin bildiği çok katlı binalar. Yalnız bu kaçak binaların bazı özellikleri daha var, bir türlü bitmiyor, her fırsatta bir kat daha ekleniyor.

Devletin denetim görevini yerine getirmekle sorumlu ve yetkili olan insanlar işlerini gereği gibi yapamadıkları için ve dilim varmıyor söylemeye ama maalesef bazıları üç beş kuruş rüşvet karşılığında, bazıları siyasi çıkar ve üç beş oy hatırına kaçak yapıları görmezden geldikleri için öyle felaketlerde büyük kayıplar yaşanıyor.

Daha korkunç bir gerçek var ki artık pes doğrusu dedirtiyor. Kaçak binaların yapımını engellemekle yükümlü bu insanlardan bazıları, bu tür kaçak yapılarda kiracı veya mülk sahibi olarak yaşıyor.

O büyük felaketten sonra uzmanlar medyada çıkıp defalarca söylediler, bütün Türkiye’nin fay hattı üzerinde olduğunu ve insanları depremin değil çürük binaların öldürdüğünü.

Bu ne demek? Şu demek: Binaları sağlam yapın, kaliteli malzeme kullanın, malzemeden çalmayın, bina yapmadan önce zemin sağlam mı, araştırın. Ki insanlar ölmesin.

O büyük depremden hemen sonra özellikle İstanbul için uzmanlar hep uyardı ama dinleyen yok. Her konuda olduğu gibi “bize bir şey olmaz” deniliyor ve geçiştiriliyor, espri konusu yapılıyor hatta.

İnsanlar evleri güçlendirmek yerine, evlerin içini tıka basa dolduruyorlar. İnsanlar artık evleri yaşamak için bir araç olarak görmüyorlar.  Evler artık yuva olmaktan çoktan çıktı. Evler artık aile bireylerinin, anne, baba ve çocukların dinlenme yerleri değil. İbadet yerleri hiç değil. Çünkü ben öyle evler gördüm ki ne bir tane seccade ne bir tane Kur’an’ı Kerim bulmak imkânsız.

Belki inanamayacaksınız ama vefat eden biri için okunulacak Kur’an bulunmadığından komşuya Kur’an-ı Kerim vermişliğim de var, hatta vefat eden kişinin ailesinde Kur’an okumayı bilen kimse olmadığı için Kur’an okumaya eşimi göndermişliğim bile var.

Yıllarca aynı evde yaşamasına rağmen evinde kıblenin ne tarafta olduğunu bilmeyen insanları görmüşlüğüm de var.

Gelip benden kıble ne tarafta diye sorduklarına göre demek ki Müslüman ve o anda onun evinde biri namaz kılmak istiyor.

Hiç ibadet edilmeyen bir ev düşünebiliyor musunuz?

Kur’an’ı Kerim’in, ancak biri vefat edince aklına geldiği insanların halini bir düşünün.

Evleri, yeri gelince müze gibi kullanıyor, yeri gelince otel gibi kullanıyor, yeri gelince de birbirimize hava atmak için kullanıyoruz.

Evlerin içi tıka basa doldurulduğu için günlük hayat zaten bence tam bir işkence, ne o evlerde yaşayan insanlar rahat ediyor ne de gelen misafirler rahat ediyor. Misafirliğe gittiğiniz evde her an bir şey kırılacak veya bir tarafımı vuracağım korkusuyla hareketsiz durmak zorunda kalıyorsunuz.

Bir deprem olduğunda bina çökmese bile bu kadar mobilya ve ıvır zıvır arasında sığınacak bir yer nasıl bulacaksınız.

Ben o büyük deprem olduğunda İstanbul’daydım. O gece deprem sırasında yaşadıklarım değil insanların halleri beni çok korkuttu ve düşündürdü.

İlk defa böyle büyük bir deprem yaşamıyordum, 17 Ağustos depremiyle aynı büyüklükte bir depremi ben daha yedi yaşındayken yaşamıştım. Ayrıca aynı büyüklükte olmasa bile Romanya’ da çok sayıda deprem yaşadım ama hiçbirinde insanların bu kadar korktuklarını daha önce hiç görmemiştim.

17 Ağustos depreminden sonra, insanlar yaşadıkları binalara hiç güvenmedikleri için çok trajik bir durum ortaya çıktı, çok sayıda insan eskiden “Gecekondu” dediğimiz yerlere akın etmeye başladılar.

Bunu, o “Gecekondulara “güvendikleri için değil tabi, bir deprem sırasında çökse bile hayata kalma ihtimali daha fazla olduğu için veya dışarıya daha çabuk çıkılabiliyor diye tercih ettiler.

Yıllarca çalışarak güçlükle sahibi oldukları evleri günlerce terk ettiler. O çok sevdikleri evlerinin süsleri saydıkları yığınla eşyayı deprem sırasında hiç umursamadılar, arkalarına bakmadan gittiler ve günlerce evlerine uğramadılar.

Biz Romanya’dayken evimizden hiç kaçmazdık deprem sırasında veya sonrasında ama hiç unutmam, annem kırılan biblolarına ve kristal vazolarına çok ağlardı. Bir yandan parçaları toplar diğer yandan ağlardı. 17 Ağustos depremini yaşasaydı annem acaba yine aynı şekilde mi davranırdı bilemiyorum.

17 Ağustos depremi, bütün büyük depremler gibi, ölüme olduğu kadar hayata dair de önemli bir dersti.

Ama ne yazık ki çoğumuz bu dersi anlayamadık, ya da anlamak istemedik, anlamadık. Ne ölümü, ne de hayatı gereği gibi yorumlamak için hala en ufak bir çaba yok birçoğumuzda.

Daha fazla zaman kaybetmeden en başta ve bir an önce inancımızı, Allah’a imanımızı yenilememiz, güçlendirmemiz gerek.

İçinde yaşadığımız binaları sağlam ve yaşanabilir hale getirmemiz gerek.

Evlerimizi yuva olarak görmeye başlamamız ve fuzuli şeylerle evlerimizi doldurmaktan artık vazgeçmemiz gerek.

Hayatı da ölümü de bütün yönleriyle yeniden yorumlamamız gerek.

17 Ağustos’ta hayatını kaybedenlere Allahtan rahmet, geride kalanlara sabır ve sağlık diliyorum.

İnşallah bir daha öyle bir felaket yaşanmaz.

17 Ağustos 2009 Pazartesi / timeturk.com 

Depremin ölüm ve hayat dersi  Depremin ölüm ve hayat dersi 

Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir