Dersim’den Hama’ya…

blank

TEODORA DONİ
Dersim’den Hama’ya…
 
Geçen haftaki  “Bu kalbi sökülmüş çağda” başlıklı yazımda  "Ümmetin yüreği" diye adlandırılacak kadar çok sevilen bir dava adamından, Bahattin Yıldız’dan ve vefatının ardından kendisi hakkında yazılanlardan söz etmiştim. O yazımda da alıntıladığım Bahattin Yıldız’ın "Cezayir'de, Senegal'de, Türkiye'de İran'da Afganistan'da vs; artık ayetler mızrak ucunda değil, aldatıcılar ayetlerden elbiseler dikip dolaşmakta ve aldatmaktalar.” cümlesi günlerdir aklımdan çıkmıyor bir türlü. Nasıl çıksın ki dünyanın her yerinde yaşanan acılar bütün gerçekliğiyle, bütün çıplaklığıyla, bütün sarsıcılığıyla ortada dururken.

Farklı bir Pazar sabahı, bulutlarla kapalı bir gök, kasvetli bir hava var Ankara’da ve ben bu satırları yazarken tüm Türkiye’de millet bir kere daha vekillerini seçmek için yavaş yavaş sandık başına doğru yol alıyor. İnsanlar oy verecek, tercih yapacak; daha iyi bir yönetim,  daha çok özgürlük, daha iyi bir “gelecek” için.  Diğer yandan en yakınımızda Suriye’de insanlar katliamlardan zulümlerden kaçmaya Türkiye’ye sığınmaya bugün de devam edecekler. Bu da bir türlü aklımdan çıkmıyor. İtiraf etmeliyim ki Ortadoğu’da son zamanlarda bu devrim dedikleri halk hareketleri başladığından beri gelişmelerle ilgili düşüncelerimi açıkça yazdım. Zalimlerin yeni ve büyük bir oyunu sahneye koyduklarına dair kuşkularımı ve kaygılarımı kendimce belirttim. Ancak başta Suriye olmak üzere bölge ülkelerindeki yönetimler için şimdi düşündüklerimi daha önce de düşünmeme rağmen bu devrimler(!) başlamadan konu hakkında yazmadım ve işte bu yazmayışım şimdi vicdanımı çok rahatsız ediyor.

Evet, son yıllarda özelikle Suriye’nin ismini mutlaka birçok insan medyadan okudu veya duydu. Suriye’de, daha genç ve en önemlisi Avrupa görmüş(!) yeni (!) bir liderin önderliğinde güzel değişimlerin gerçekleşeceği çokça konuşuldu, yazıldı ancak hiçbir değişiklik olmadı.  Yine yalnızca düşüncelerinden dolayı binlerce insan yıllarca zindanlarda tutuldu, ölüme terk edildi. İşkence, baskı hep artarak devam etti.

Elbette ki hatırlıyorum Beşar Esad bazı reformlardan yavaş yavaş söz etmeye başlamıştı ancak sadece söz ediyordu. Bunların gerçekleşmesi için önce halk tarafından benimsenmesi ve bunun için de birkaç neslin geçmesi gerekir diyordu. Ancak ne hikmetse bıçak kemiğe dayanınca bu süre birkaç güne indi ve genel af ilan edildi, ne af(!) ama. Atı alan Üsküdar’ı geçmişti oysa. Sahnelenen oyun iyice hareketlendikten, at izi it izine karıştıktan sonra tamamen iyi niyetli olsa dahi hangi müdahale ne işe yarar ki…

Hem bir yandan genel af ilan edilirken diğer yandan çocuklar ve kadınlar dâhil tüm halka karşı baskı, zulüm olanca şiddetiyle devam etmedi mi? Hafızalardan silinmeyen Hama katliamı yıllar sonra tekrar edilmedi mi? Evet, dediğim gibi ben kendi payıma Suriye yönetimi hakkında hiçbir zaman iyi şeyler düşünmedim, aynı şekilde iyi duygular da beslemedim ki bu duygu ve düşüncelerimi farklı ortamlarda her zaman dile de getirdim bundan dolayı tepki aldıysam da. Ama ne yazık ki daha önce yazmadım bunları.

Medyada Suriye’yi aşırı öven ve cennet gibi gösterenleri dinledikçe ve okudukça acı acı tebessüm ettim sadece ve bir gün gerçeklerle yüzleşeceksiniz dedim kendi kendime. İşte bu sebepten dolayı şimdi Suriye’de hayatını kaybeden her insan için sadece üzülmekle kalmayıp dengeler ne olursa olsun kim kızarsa kızsın zamanında sözümü esirgemeden yazmadığım için kendime çok kızıyorum.

Kısa bir süre önce “Ya mümin feraseti ya çılgın siyaseti “ başlıklı yazımda “geliyorum, diye bas bas bağıran felaketi görmezden geliyoruz” demiştim ki felaketler art arda gelmeye başladı bile. Binlerce Suriyeli, Esad yönetiminden kaçıp Türkiye’ye sığınıyor. Yakın zamana kadar cennet bahçesi gibi gösterilen Suriye’den şimdi her gün katliam haberleri geliyor, her gün kanımızı donduran görüntülere şahit oluyoruz. Bütün bu olup bitenlerin temelinde elbette ve kesinlikle dış unsurların çok büyük payı var ancak içimizdeki beyinsizleri ve özellikle “aldatıcıları” da unutmamak gerek. Evet, ne demişti Bahattin Yıldız “aldatıcılar ayetlerden elbiseler dikip dolaşmakta ve aldatmaktalar”.  Artık bütün musibetlerin gâvurdan geldiğine kendimizi inandırmaktan vazgeçelim ve şu Kur’an ayetini de yeniden hatırlayalım:

“Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin, Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara resulleri apaçık deliller getirmişlerdi. Demek ki Allah, onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı”. (Tevbe Suresi/ 70)

Yerle bir olan değilse de halkı topluca katledilen şehirlerin de haberi her zaman geldi herkese. Bu şehirlerden Hiroşima, Halepçe, Gazze, Hama, Dersim, Maraş, Sivas ilk aklıma gelenler.. Hep böyle olmuştur sanırım. Medeniyetlerin yükselişi ve yıkılışı da hep şehirlerle anılmış,  insanlığın ruhu ile şehirlerin ruhu birlikte iç içe değerlendirilmiştir hep.

Yazıma başlamadan önce tüm bunları düşünürken Yahya Düzenli’nin “Ben Bir Ulu Şehre Vardım”adlı kitabı ulaştı elime. Çok geniş kapsamlı şehir yazılarından oluşan kitabı bütünüyle okuyamadım henüz. Ancak okuyabildiğim kadarıyla en azından şunu söyleyebilirim ki başta “şehirlerin ruhu” konusunda kafa yoranlar olmak üzere herkesin tekrar tekrar zevkle okuyacağı şehre, insana ve hayata dair hayli dokunaklı şehir yazılarıyla dolu Yahya Düzenli’nin kitabı.

Şimdi bunun Türkiye’deki seçimlerle ya da Ortadoğu’daki gelişmelerle ne alakası var diyenler çıkabilir. Söyleyeyim. Seçimleri de, krizleri de, Ortadoğu’daki ve dünyadaki gelişmeleri de hakkıyla anlayabilmek, değerlendirebilmek, Sivas’tan Gazze’ye, Dersim’den Hama’ya her bir şehrin ruhunda kopan fırtınayı ta içimizde hissedebilmek, hayata sağlıklı bir çıkış yolu bulmak, öncelikle “Ben Bir Ulu Şehre Vardım” diyebilmekle mümkündür.
 
13 Haziran 2011 Pazartesi / Yeni Şafak

 

Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir