“Felek, kimsenin babası değil”

 blank

TEODORA DONİ
“Felek, kimsenin babası değil”
 
Bana, yine edebiyat yapmaya başlamışsınız, ne zaman tekrar gündemle ilgili yazacaksınız, sabırla bekliyoruz,  diyenler var. Okuyucuların bu görüşlerine katıldığımı söyleyemem çünkü gazetemiz yazarlarından Ömer Lekesiz'in dediği gibi "olaylar köftesine maydanoz katmak benim işim değil". Hem yeterli bilgi sahibi olmadığım bir konuda da yazamam.

Okuyucular, onlarca gencimizin, çocuğumuzun hayatını kaybettiği Uludere’de sınırdaki bombalamayla ilgili de ne düşündüğümü merak ettiklerini ve bu konuda da yazmamı beklediklerini söylüyorlar. Hemen belirtmeliyim ki, bana göre bu konuda benim ya da başkalarının değil, o çocuklarımızın, o gençlerimizin ailelerinin, anne, baba, kardeş ve eşlerinin, yakın arkadaşlarının ne düşündüğü önemli. Asıl bunu yeterince merak edebilir, onların ne düşündüğünü tam olarak öğrenebilir, onları anlayabilirsek olayın nedenlerini, sonuçlarını ve bunlar arasındaki ilişkiyi kavrayabilmemiz de büyük ölçüde kolaylaşmış olur.

Onların düşündükçe artan soruları var. O çocuklarımızın, o gençlerimizin bütün hikâyelerini, özlemlerini, hayallerini en iyi onlar biliyorlar ve neden bizim devletimizin, bizim ordumuzun savaş uçakları bizim çocuklarımıza bomba yağdırdı, diye soruyorlar.

Çocuklarımız neden düşman sanıldı, diye soruyorlar.

Devlet, çocuklarını neden tanıyamadı, diye soruyorlar.

Devletin istihbarat eksikliği ya da yanlış istihbaratı nasıl olabilir, diye soruyorlar.

Savaş uçaklarının pilotlarına, çocuklarımızın üzerine bomba yağdırma emrini kim ve neden verdi, diye soruyorlar.

Tek neden yanlış ya da eksik istihbarat ise o yanlışlığın ya da eksikliğin sorumlusu kim ya da kimler, diye soruyorlar.

Hiçbirimiz orada olanlar hakkında hayatını kaybeden insanların sayısından başka net bir bilgiye sahip değiliz. Ancak tarifsiz acılarla sarsılan, büyük bir trajedi yaşayan o insanlarımızın cevap bekleyen sorularının tek muhatabının devlet olduğunu söyleyerek doğruya ve gerçeğe ulaşılması, yapılması gerekenin bir an önce yapılması, sorumlulardan hesap sorulması için çaba göstermekten kaçınamayız.

Olayın asıl nedeni, sadece ihmalden kaynaklanan istihbarat eksikliği ya da yanlışlığı mıdır yoksa başka bilmediğimiz nedenler mi vardır gerçek her ne ise günün birinde mutlaka ortaya çıkacak. Belki  yıllar sonra devlet özür de dileyecek ama  bu kime ne fayda sağlayacak. Günün birinde hepimiz mutlaka öğreneceğiz bu olayın asıl nedenini ve sorumlularını, istihbaratın neden eksik ya da yanlış olabildiğini de, belki de keşke öğrenmeseydik diyeceğiz.

Evet, bu olaydan sonra, son zamanlarda en sık duyduğumuz kelime "istihbarat" oldu ve  bu bağlamda  MİT hakkında da çokça yazıldı çizildi ki bu oldukça doğal. Beni şaşırtan,  on gün önce, 6 Ocak 2012 tarihinde  Habertürk televizyon kanalında canlı yayında konuşan Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun bu “istihbarat” kelimesini kullanırken söyledikleriydi. Suriye’den söz açılınca, o ülkede olup bitenler, yapılan spekülasyonlar sorulunca Sayın Davutoğlu;  "Benim önüme her sabah Suriye'nin hangi köyünde, bakın kasabada demiyorum, ne olduğunun istihbaratı geliyor…" diye cevap vermişti.  Evet, Sayın Davutoğlu "bakın kasabada demiyorum,"  diyerek Suriye’nin köylerinde bile neler olduğunu bildiklerini özellikle vurgulamıştı.

Şimdi insan sormadan edemiyor. İstihbaratı bu kadar güçlü olan bir devlet nasıl oluyor da kendi topraklarında ve sınırlarında neler olup bittiğini bilemiyor da başka bir ülkenin köylerinde bile ne olduğunu bilebiliyor.

Şimdiye kadar herhangi bir devletin Dışişleri Bakanı başka bir devletin topraklarında neler olduğunun istihbaratının kendilerine geldiğini Sayın Davutoğlu gibi kamuoyu önünde söylemiş midir bilmiyorum ama doğrusu merak ediyorum.

Daha çok merak ettiğim ise, şimdilerde mesela İsrail’in veya ABD’nin Dışişleri Bakanı bir televizyonda canlı yayında çıkıp, benim önüme her sabah Türkiye’nin hangi köyünde ne olduğunun istihbaratı geliyor,  Uludere’de olanları da tabii ki biliyoruz, dese tepkimiz ne olur acaba. Daha doğrusu bir tepkimiz olur mu?

Sanmıyorum. Çünkü ne yazık ki halimiz olup biten her şeye karşı gerçek anlamda yeterli ve doğru tepki verebilmekten öyle uzak ki. Mahlasların arkasına saklanan, bol keseden esip gürleyen aslında tuzu kuru devlet memuru yazarların içi boş hamasi söylemlerini alkışlayarak, onlara amigoluk yapmakla yetinerek vicdanını rahatlattığını sanıyor birçoğu. Ne dün olanlar hatırlanıyor, ne bugün yapılanların farkında kimse, ne de yarın olacaklar düşünülüyor.

Bu ruhsuz yığınlar nasıl oluştu böyle. Hadi çoğunluk bilgisiz, habersiz diyelim. Peki, töre cinayetlerinden Kürt sorununa kadar tüm memleket meseleleri üzerine kafa yoran entelektüellerimize, siyaset bilimcilerimize, sosyologlarımıza ne demeli. Onlar neden susuyorlar ya da konuştuklarında neden bir partinin sözcüsü gibi davranıyorlar.

İnsan hayatına ve özgürlüklere; gelip geçici makam ve mevkilere verdikleri kadar bile değer veremeyenlere, özellikle Kürt entelektüellere, Kürt siyasetçilere çok söz söylenebilirse de ben onlara bir Kürt atasözünü hatırlatmakla yetiniyorum:

“Felek, kimsenin babası değil” (Felek, bavê kes nîne).

16 Ocak 2012 Pazartesi / Yeni Şafak
Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir