“Gömün beni değiştirmeden”

TEODORA DONİ “Gömün beni değiştirmeden”

TEODORA DONİ
“Gömün beni değiştirmeden”
 
Kısa bir süre önce 29 Ekim’de Cumhuriyet’in 87.kuruluş yıldönümünü ve Cumhuriyet Bayramını kutladık! Ne yazık ki yıllardır bütün milli bayramlarda olduğu gibi bu bayramda da yine aynı sözleri dinledik. Yine mutluyuz, yine gururluyuz, yine çok umutluyuz denildi, hiçbir değişiklik yok söylenenlerde, zaten olamaz da. Çünkü kimsenin gündemden bir an için de olsa uzaklaşıp, Cumhuriyet’in kuruluşunu kutluyoruz ama nasıl kuruldu bu Cumhuriyet ve nereye gidiyoruz, neyi kaybettik neyi kazandık, diye düşündüğü yok. Hepimiz şiddetli bir fırtınaya yakalanmış kuru yapraklar gibiyiz ve sürekli savruluyoruz kendimizden uzaklara.
 
Kaç insan var acaba gündemden uzaklaşıp Cumhuriyetin 87 yılının muhasebesini yapabilen, nereden geldik, nereye gidiyoruz diyebilen. Bu bağlamda çok kısa bir süre önce oldukça ilginç bir değerlendirme dinlemiştim. Deniyordu ki : “Bir imparatorluk çöktü ve bu çöküşün yasını tutmak gerekiyordu. Kaybettiğiniz bir şeyin ardından yas tutmanız gerekir ki normal bir psikolojiye ulaşın. Fakat bu çöküşün yasını tutamadan daha topluma çok şiddetli bir narsisizm pompalandı, yani o psikolojik problemi aşabilmek için başka bir şey pompalandı bu halka, bu millete. Çok güçlüsünüz, bir Türk dünyaya bedel, her şey yapabilirsiniz, Türkiye olağanüstü bir devlettir, herkesi mahvedebilirsiniz, yedi düvele karşı savaştık, sloganlarıyla bir şey inşa ettik, arada yas tutma sürecini kaçırdık.”.
 
Evet, gerçekten de insanlara neyi kaybettiklerini düşünme ve hatırlama fırsatı hiç verilmedi. Kaybedilen hep kötü gösterildi ve muasır medeniyet denilen “Batı” hep yüceltildi ki bence bu bile tam olarak başarılamadı. Şimdi hepimiz biliyoruz ki Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan beri son birkaç yıl öncesine kadar komşularıyla hep kavgalıydı. Sistem yıllarca toplumu bir yandan “üç tarafımız denizle, dört tarafımız da düşmanla çevrili” söylemiyle korkuturken bir yandan da bundan kurtuluşun ancak Batılı olmakla gerçekleşebileceğine inandırdı. Son birkaç yıldır ilk defa Türkiye aslına dönmek için çaba harcıyor, yeniden komşu ülkelerle yakın bağlar kurmak, bölgesinde barışa öncülük etmek istiyor ki bu yönde belli bir mesafe kaydedildi de.
 
Türkiye’nin son yıllardaki dış politika başarısını kimse inkâr edemez çünkü bütün dünya her açıdan büyük bir çöküş içindeyken, Türkiye gerçekten cesur adımlar atıyor. Ancak öyle görünüyor ki son zamanlarda dış politikadaki bu başarı ve açılımlara dayanılarak Cumhuriyet’ in kuruluşunda yapıldığı gibi topluma tekrar bir narsisizm pompalanmaya çalışılıyor. Avrupalı düşünürlerden Alain Touraine’nin kısa bir süre önce Habertürk gazetesinde yer alan röportajı da buna tuz biber oldu ve öyle sanıyorum ki bu uzun sürecek ilginç bir tartışmaya da yol açmış görünüyor. Gazetemiz Yeni Şafak yazarlarından Yusuf Kaplan, o röportajdan yola çıkarak yazdığı “Avrupa'yı "biz” kurtarabiliriz ancak“ başlıklı yazısında: “Sonunda Avrupalı düşünürler de bizim burada yılardır haykırdığımız yakıcı gerçekleri açıkça itiraf etmeye başladılar. Avrupalı düşünürlerden Alain Touraine, Habertürk gazetesinin gerçekleştirdiği, -bence- yılın röportajı'nda, özetle, "Avrupa çatırdıyor, adım adım çöküşün eşiğine doğru sürükleniyor. Avrupa'yı çöküşten ancak Türkiye kurtarabilir", dedi. (Bunun gerçekleşebilmesi için, Türkiye'nin "ayak" ve zihin bağlarından kurtulması gerekiyor öncelikle; ama o sürece girdik elhamdülillah)." diyor.
 
İyi de, Avrupa’nın çöküşünü hazırlayan yaraları kangrene dönüşmüşse ne olacak, nasıl kurtulacak o zaman. Hem Avrupa kendi varoluş sebebi olan bu yaralarından gerçekten kurtulmak istiyor mu ki. Aslında yine gazetemiz Yeni Şafak yazarlarından Akif Emre’nin  “Batı çöküyorsa kim yükseliyor?” başlıklı yazısında dediği gibi: "Batı çöküyor" edebiyatı yeni değil. İşin tuhafı Batı çöküyor edebiyatı yapanların mühim bir kısmı Batı’nın çöken yanını görmekten aciz. Batı çöküyor sözü bir medeniyet terapisine dönüştü ezilenler için.“.
 
Alain Touraine’nın röportajının zamanlaması da gerçekten çok ilginç. Bu röportajdan çok kısa bir süre önce Almanya Cumhurbaşkanı Türkiye’yi ziyaret etmişti ve gazetemiz Yeni Şafak yazarlarından İbrahim Karagül, “Almanya, İslam, tehlikeli eğilim..” başlıklı yazısında Alain Touraine’nin kurtarıcı olarak gösterdiği Türkiye’nin temsil ettiği değerlere özellikle de İslam’a Avrupa’nın ne denli karşı olduğuna dikkat çekmişti: "İslam Almanya'nın parçası" diyerek, tartışmayı alevlendiren Almanya Cumhurbaşkanı Christina Wulff, Türkiye'yi ziyaret ederken gündeminde Almanya'daki göçmenlerin, Türklerin, Müslümanların entegrasyon soruları var. Ancak Başbakan Angela Merkel'in o keskin açıklamaları o sözün doğru olmadığını, İslam'ın ya da Türklerin Avrupa'nın bir parçası olmadığını, olamayacağını, bu gerçeğin hiçbir zaman kabul edilmeyeceğini, bugüne kadarki sessizliğin ve birarada yaşama söyleminin yanılsamadan ibaret olduğunu, Batı'nın bu konudaki gerçek niyetinin hep gizlendiğini ortaya koydu.”
 
Böyle “gerçek niyetini gizleyen, büyüklük taslayan, hakikati duymayan, hakikati görmeyen” bir Avrupa varken “Avrupa’yı “biz” kurtarabiliriz ancak” demek, yersiz, dayanaksız, gereksiz bir söylemden başka ne olabilir ve neye yarar bu toprakların acılı insanına narsisizm pompalamaktan başka. Bırakalım Avrupa’yı kurtarmayı, kendimiz olalım yeter. Batı’nın bizi değiştirmesine, kendisine benzetmesine., köleleştirmesine izin vermeyelim yeter.Batı’ya, Batılılara şimdilik sadece şunu söyleyelim, söyleyebilelim her birimiz, yeter, Üstad Sezai Karakoç’un ünlü “Masal” şiirinde dediği gibi: “Batılılar! / Bilmeden / Altı oğlunu yuttuğunuz / Bir babanın yedinci oğluyum ben / Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden  / Babam öldü acılarından kardeşlerimin / Ruhunu üzmek istemem babamın / Gömün beni değiştirmeden / Doğulu olarak ölmek istiyorum ben”
“Gömün beni değiştirmeden”  “Gömün beni değiştirmeden”  “Gömün beni değiştirmeden”  “Gömün beni değiştirmeden”
8 Kasım 2010 Pazartesi / Yeni Şafak
Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir