Sorular acıtıyorsa suç benim mi?

TEODORA DONİ   Sorular acıtıyorsa suç benim mi?

TEODORA DONİ  
Sorular acıtıyorsa suç benim mi?
 

5 Ekim 2009 tarihinde, gazetemiz Yeni Şafak’ta ilk yazım yayınlandığında hiç düşünmemiştim zamanın bu kadar çabuk geçeceğini. Tarihlerle aram fazla iyi değil ve 2010 yılının Ekim ayı biterken ancak fark edebiliyorum bir yılı geride bıraktığımı. Geçip giden bu bir yılın benim için hayatımın hem en zor hem de en verimli geçen yılı olduğunu söylersem abartmış olmam diye düşünüyorum.

Kimi zaman yazılarımdan dolayı ne İsa’ ya ne Musa’ya yaranamadığımı düşünsem de anlaşılamadığımı söyleyemem çünkü bu durumda okuyucularıma kesinlikle haksızlık etmiş olurum zira ne demek istediğimi çok iyi anlıyorlar. Ancak gerçeklerle yüzleşmek her zaman kolay olmayabiliyor. Bazen derinlere öyle kök salmış bazı tabular var ki bir günde veya bugünden yarına yıkılması mümkün değil.

Bu yazımla bir yılın muhasebesini yapmak veya kendimi savunmak değil niyetim ki zaten savunmamı gerektirecek bir yazım olmadı şimdiye kadar. Ben bugün öncelikle yazılarımı sabırla ve ilgiyle takip eden okuyucularıma ve gazetesiyle sıkı bir duygusal bağ kurmuş olan tüm Yeni Şafak okurlarına teşekkür etmek istiyorum. Bu arada kendilerinin belirlediği konularda “ısmarlama yazılar” isteyen, bunda ısrar eden bazı okuyuculara biraz sitem etmek ve beni acımasızlıkla suçlayan kimi okuryazarlara da yine kendi üslubumla cevap vermek istiyorum.

Evet, biraz takıntılıyım, en basit ayrıntıyı bile fazla önemseyen, en sıradan bir tavrı, bir sözü bile fazla ciddiye alan bir yanım var. Hiçbir konuda etraflıca araştırma yapmadıkça, ulaştığım bilgiden emin olmadıkça yazmam, daha sonra düzeltme yapmak, özür dilemek zorunda kalmak ve böyle bir ciddiyetsizlik içinde olmak istemediğim için. Elbette ki ben de sonuçta bir insanım ve hata yapabilirim ki şimdiye kadar olmadı ancak olursa da herkes için olduğu gibi benim için de hatanın bilerek yapılması söz konusu değil ama dediğim gibi bazı takıntılarım var.

Bir cümle içerisinde gereksiz ve alakasız duran bir kelimeye takılıyorum mesela. Ucu açık veya ne tarafa çekersen o tarafa gidebilecek cümlelere, maksadını aşan eleştirilere, abartılı övgülere hep takılıyorum. Bu takıntılarım bazen beni sinirlendiriyor olsa da çoğu zaman eğlendiriyor ki ne bunları görmek için özel bir çaba harcıyorum ne de böylece birilerinin açığını bulmaya hevesliyim.

Şu an elimde “Dil ve Edebiyat” dergisinin Eylül sayısı var ve sayfaları karıştırırken oldukça uzun bir yazı dikkatimi çekti ve yine takıldım işte hem de yine yalnızca iki kelimeye.  Yazı divan edebiyatının önemli şairlerinden Nef’î hakkında. “Söz meydanının usta binicisi Nef’î” başlıklı 13 sayfalık bir araştırma, inceleme yazısı.

Yazı içinde dikkatimi çekenin ne olduğunu ve neden bu kadar takıldığımı söylemeden, söz Nef’î’den açılmışken, Nef’î’yi aylardır neredeyse her gün neden ve nasıl andığımı anlatmak istiyorum önce. Bana, bu “Teodora” isminle sen asla Müslüman olamazsın, diyenlere Nef’î’nın şu ünlü dizeleriyle cevap veriyorum hep. “Müftü efendi bize kâfir demiş / Tutalım ben ona diyem Müselmân / Lakin varıldıkta rûz-ı mahşere / İkimiz de çıkarız anda yalan.” Bazı günler bu dizeleri birkaç kez tekrar ettiğim oluyor çünkü ismimden dolayı yapılan ithamlar bir türlü bitmiyor, ne yazık ki bitecek gibi de görünmüyor.

Evet, şimdi dönelim Nef’î hakkındaki yazıya. Şu paragrafı birlikte okuyalım:

“ Türkçe Divan: Nef’î’nin önemli eseridir. Kütüphanelerde yazma nüshalarının sayısına bakılırsa çok okunduğu anlaşılır. Kahire’de ve İstanbul’da eski harflerle yayımlanmış, çeşitli antolojilere Nef’î Divanı’ndan örnekler alınmıştır.”.

Şimdi diyeceksiniz ki bu cümlede yanlış olan ne. Yanlış olan veya bana ilginç gelen; cümlede yer alan şu iki kelime: “eski harfler”. Okuduğumda ister istemez kendi kendime sordum, makalenin yazarı “eski” derken neyi kast ediyor, o dönemde kullanılan harflerin bir alfabesi ve o alfabenin bir adı yok mu?

Aynı yazıda Nef’î’nin “tahminen 1572 yılında Erzurum’un Hasankale ilçesinde dünyaya geldiği” belirtiliyor ki o dönemde İslam coğrafyasında Türkçe de, Kürtçe de, Arapça da, Farsça da aynı alfabeyle yazılıyordu ve sanırım daha çok bu yüzden İslam alfabesi deniliyordu bu Arap alfabesine.

Farsça’da ve Arapça’da halen kullanılıyor olmasına rağmen sadece Türkiye’de devlet terk etti diye bu alfabe eski mi oluyor şimdi. Bir akademisyen neden öyle muğlâk bir ifade kullanma ihtiyacı hisseder, neden İslam alfabesi demeye dili varmaz da “eski harfler” der.

Bu iki kelime bana ayrıca bir süre önce bir televizyon kanalında dinlediklerimi hatırlattı: “Latin alfabesi dediğimiz alfabeyi aslında Türkler birkaç bin yıl önce kullanıyormuş. Türklerin buluşuymuş Latin alfabesi, Latinler Türklerden çalmış, Avrupalılar hırsızmış, harf devrimiyle Türkler aslına döndürülmüş”. Hiçbir bilimsel dayanağı olmayan bu açıklamaları yapanlar hiç mi dönüp bakmıyorlar bu toprakların geçmişine. Nasıl bir kimliksizlik, nasıl bir ruh hali, nasıl bir aşağılık duygusu bu, anlayamıyorum.

Gördüğünüz gibi iki kelime beni nerelere kadar götürdü ve bana neler neler düşündürdü. Şu anda her biri ayrı bir yazının konusu olacak kadar farklı onlarca soru aynı anda hücuma geçmiş desem yeridir. Böyle olunca da sormamak elde değil tabii ve sorularımın muhataplarından bazıları yalnızca sorduğum için beni acımasız buluyorlar.

Ne yani, sorular acıtıyorsa suç benim mi?

1 Kasım 2010 Pazartesi / Yeni Şafak
Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir