Haset, medya ve siyaset

TEODORA DONİ  Haset, medya ve siyaset 

TEODORA DONİ 
Haset, medya ve siyaset 
 

Değerli bir gazeteci, sinemacı ve araştırmacı yazarın, internette bir paylaşım sitesinde yazdığı şu satırları okuduğum anda sizlere aktarmam gerektiğine karar verdim: Medyum dostum dün akşam yaptığı seansta, "Senin, bu kadar haset ve negatif enerji karşısında ayakta durabiliyor olman bile resmen bir mucize, üzerindeki ağırlık uykumu getirdi" dedi. Ben de "Biliyorum" dedim, "O yüzden çalıştığım yere mümkün olduğunca az gidiyorum!"

Bu satırlara yapılan yorumların çoğu ise ne yazık ki cin, peri muhabbeti…  Oysa yazarın önce medyumdan, seanstan bahsetmesi sadece asıl konuya girmek için bir bahane. Söz konusu satırlardan anlaşılması gereken, çevremizdeki insanların çoğunun haset ve negatif enerjiyle dopdolu olduğu ve bize nefes aldırmadıkları… Ben böyle anladım.

Yazar, insanların hasedinden, negatif enerjilerinden korunmak için çalıştığı yere mümkün oldukça az gittiğini söylüyor. Doğrudur çünkü ben de aynı sebeplerden artık neredeyse evden çıkamaz hale geldim. Birçok insanın bu konuda sınır tanımadığına üzülerek şahit oluyorum.

İnsanların birçoğu, aramızdan ayrılan genç hayatlardan söz edilen ortamlarda “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” derken bile ölümü ve hesap gününü hatırlamıyorlar, kinlerinden, kibirlerinden vazgeçmiyorlar. Bizi evimizden çıkamayacak hale getiren, çıktığımızda ise enerjimizi, yaşama sevincimizi haset dolu bakış, söz ve davranışlarıyla yerle bir eden bu insanlar; bizden Allah’ın selamını esirgerken bir bakıyoruz ki en umulmadık kimseleri baş tacı ediyorlar.

Anlayacağınız evde mahsur kaldık ve bu durumda yapılacak en iyi şey kitap, dergi okumak, en kötü şey ise medyayı takip etmek. Çünkü gazete, haber portalı ve yazarçizer sitelerinden çoğuna baktığımızda defalarca ya sabır demek zorunda kalıyoruz. Medyadaki saçmalıkların hangi birini sayalım ki:

Avukat sıfatıyla şiir akşamlarına katılan, aramızdan ayrılan çok önemli bir şairin meşhur bir şiirini seslendirip, kendisine ait özel web sitesinde kendi şiiriymiş gibi yayınlayan ve şairin adını anmayanları mı sayalım.

Okuyanların bu yüzsüzlük ve pişkinlikleri fark etmemesini ya da görmezden gelerek cahilce övgülerle yalakalık yapmasını mı sayalım.

Bir haber spikerinin Balyoz Planı’yla ilgili olarak gözaltına alınmalarla grizu patlaması arasında bağlantı kurmasını mı sayalım.

İşine gelmediği zaman milletin egemenlik hakkını unutup Anayasa mahkemesine koşan ve adeta hukuk adına yeni bir tür faşizme davetiye çıkaran siyasetçinin, işine gelince de başımıza en büyük demokrat kesilmesini mi sayalım.

Hatta bu konuda büyük buluşlara imza atmasını mı? Mesela ne diyor, saat dört’te eğer kapı çalarsa ve gelen sütçü değilse o ülkede demokrasi yok, diyor. Siyasetçimiz acaba şunu mu demek istiyor: Küçücük çocuklar sırf bir taş attığı için yaşlarından büyük ceza alırken demokrasi vardı bu ülkede. İnsanlar yol ortasında öldürülürken de demokrasi vardı. Ancak cuntacılar bir iki soruya cevap vermek için çok kibar bir şekilde, hakları okunarak ve korumalar eşliğinde gözaltına alınınca bir anda demokrasi uçup gitti…

Aynı siyasetçimiz bir zamanlar demokrasi ve Kürt sorununa ilişkin hazırlattığı raporlarla, barışı simgeleyen güzelim güvercinlerden kaç tanesine doğru nişan almıştı acaba. O sözde “demokratikleşme raporu” nu hazırlarken demokratikleşmemiz ve çağdaşlaşmamız dışında başka hedefleri yok muydu acaba?  Acaba bu çabaları, o dönemde partisinin genel başkanını zor durumda bırakmak veya defalarca denemesine rağmen bir türlü ele geçiremediği liderliği elde etmek için olabilir mi?

Seçimlerde Kürt sorunundan nemalananlarla ittifak yapılarak, ardından bazı milletvekillerinin Kürtçe yeminden sonra yaka paça TBMM’den çıkarılıp cezaevine gönderilmesi sağlanarak sadece Doğu ve Güneydoğudaki insanlar kışkırtılmak istenmiş olabilir mi?

Kışkırtılan, tuzağa düşürülen bölge insanını hallaç pamuğu gibi dağıtmak, en derin acılara savurmak için birilerine zemin hazırlamak istenmiş olabilir mi?  Bir de kirli ve karanlık bir savaş, bu ülkenin parasıyla hem silah tüccarlarını zengin etmek hem birilerinin siyasi ikballerini finanse etmek için istenmiş olabilir mi?

Ve acaba siyasetçimiz cesaret edip bu sorulara evet ya da hayır diye cevap verebilir mi?

Aslında bugün1 Mart’ı yazacaktım, baharın gelişini. Çünkü Romanya’da çocukluğumda hep 1Mart’ta kutlanırdı doğanın dirilişi, yani burada 21 Mart’ta kutlanan bildiğimiz Nevruz. 

Evet, yazacaktım, 1 Mart’ta kızlara ve kadınlara nasıl hediye verildiğini, çok eskiden baharın gelişini simgeleyen kardelen çiçeklerinden demetlerle… Son asırda ise kardelenin yanında veya sadece “Martişor” denilen el yapımı küçücük çiçeklerle…

Ama bu siyaset cambazlıkları ve medya saçmalıkları öyle çığırından çıktı ki,  haset trendi öyle hızlı yükseliyor ki ve bunlar zihnimizi, gönlümüzü öyle örseliyor ki, yazımın sonunda hatırlayabildim ancak baharın gelişini ve bugünün baharın ilk günü olduğunu.

 1 Mart 2010 Pazartesi / Yeni Şafak
Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir