Kulağımızın dibinde çalınan davul

TEODORA DONİ  Kulağımızın dibinde çalınan davul 

TEODORA DONİ 
Kulağımızın dibinde çalınan davul 
 

Bir süre önce bir hikâye okumuştum. Ne olacak bu memleketin hali, diye soranlara sık sık bu hikâyeyi anlatıyorum.

Rivayete göre bir hükümdar Bağdat’ı yakıp yıkmak için şehri kuşattığında genç bir âlime, ben buraya niçin geldim, beni buraya getiren sebep nedir, diye sormuş. Genç âlim, seni buraya biz getirdik, bizim amellerimiz getirdi, nimetlerin kıymetini bilemedik, şükrünü eda etmedik, esas gayemizi unutup makam, mevki, mal mülk peşine düştük, zevke sefaya daldık, Cenabı Hak da verdiği bu nimeti almak üzere seni gönderdi, diye cevap vermiş.
Peki, ben ne zaman geri dönerim, diye sormuş hükümdar.
Genç âlim, o da yine bize bağlı, benliğimize dönüp ne zaman toparlanır, nimetin kıymetini bilir, şükrünü eda eder; zevk sefadan, israftan, zulümden, birbirimizle uğraşmaktan vazgeçersek işte o zaman sen geri gidersin, diye cevap vermiş.

Evet,  bu hikâye ülkemizin de şu an içinde bulunduğu halin nedenlerini çok iyi özetliyor aslında.  Sağır sultan bile duymuş bu ülkede olup bitenleri. Hem her an sanki bunların altından sağır taklidi yapan bir sultan da çıkacak gibi. Halk ise derin bir uykuda. Halkın kulağının dibinde birileri davul çalıyor ama halk ninni sanıp uymaya devam ediyor. Oysa hepimiz davulun sesinin sadece uzaktan hoş geldiğini bilirdik.

Hiçbir özelliği olmayan bir film gösterime giriyor ve ilk üç günde bir milyondan fazla insan seyretmek için sinema salonlarına koşuyor. Diğer yandan hukuk adına adalet katlediliyor, birileri bu ülkeyi babasının çiftliğiymiş gibi görüyor ve öyle davranıyor ama halk tepki vermek için bir türlü müsait olmuyor. Kimsenin uyanmak istediği yok dibine kadar daldığı bu gaflet uykusundan. Uyku tatlı ve sorunlardan, sorumluluklardan kolay bir kaçış herkes için. Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in Çile şiirinde dediği gibi:

Uyku, katillerin bile çeşmesi;
Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.

Peki, daha ne kadar uyuyacak bu halk. Mitingleri, protesto gösterilerini takip etmeye çalışıyorum. Daha çok Sivil Toplum Kuruluşların öncülüğünde yapılan bu protesto gösterileri ve basın açıklamaları yapılırken genellikle basın mensupları ve güvenlik güçleri göstericilerden daha fazla oluyor. Kısacası halk ilgilenmiyor, bana ne diyor, nasıl olsa derdine tercüman olacak büyük bir medya var, yüzlerce yayın organı, gazete, radyo ve televizyon kanalı var, diye düşünüyor. Ardından da medya neden sessiz diye feryat ediyor.

Peki, bu büyük medya ne yapıyor. Dengeler adına kendine biçilen rolü en iyi şekilde sürdürmeye, saltanatını en ufak bir sarsıntıya karşı bile korumaya büyük özen gösteriyor. Bunun için de kapılarını; özgür düşünceye, yeniliğe, kaliteye, halka hizmete sımsıkı kapalı; çıkar ortaklığına, statükoya, seviyesizliğe, halkın istismarına sonuna kadar açık tutuyor.

Saltanatının sürmesi için öncelikle tehlike olarak gördüğü her türlü değişimden uzak duran bu büyük medya, özellikle yeni yeteneklere, zihni berrak, ufku geniş genç beyinlere, özgün kalemlere asla yer vermemek için direnmeye devam ediyor. Çarpık eğitim sistemine ve her alandaki bilgi kirliliğine rağmen kendi kendilerini çok iyi yetiştiren,  medya için taze kan olabilecek gençlere medyada bir türlü yer açılmıyor. İstisnalar, gençlere yer açanlar sayılı da olsa var tabii.

Durum böyle olunca da, tuzu kuru dinozorlar medya meydanında keyiflerince at oynatabiliyor, alabildiğine pişkin ve hiçbir şekilde onursuzluk hissine kapılmadan canları nasıl isterse öyle küstahlaşabiliyorlar. İşini hakkıyla yapanlara sözüm yok. Yarası olan gocunur.

Elbette, halkın çoğunluğu bunları artık okumuyor, izlemiyor. Okuyup izleyenler de ciddiye almıyor ve okuduklarından izlediklerinden artık hiç etkilenmiyor. Evet, yıllardır gazetelerde televizyonlarda çoğunlukla hala aynı isimler. Yıllardır yazıyorlar, konuşuyorlar. Kimi haftanın 6 günü gazetede yazarken kimi de birkaç televizyonda aynı anda program yapıyor veya konuşuyor.

Aynı insanlar yıllardır yazıyorlar ve yazılar artık çoğu zaman tekrardan ibaret oluyor.  Tekrardan ibaret olmazsa bile her gün yazı yazmanın ciddi zorlukları var, ister istemez halktan uzak yaşanıyor yoksa o yazıları yetiştirmek mümkün olmuyor. Hiç kimseyi rencide etmek veya karşıma almak gibi bir niyetim yok. Birçoğunun ne dediği veya ne yaptığı da beni pek ilgilendirmiyor. Beni asıl ilgilendiren, kardeşim, büyüğüm dediğim, benimle aynı duyguları, aynı inancı paylaşan, sevip saygı duyduğum insanların yaptıkları. Doğrusu, çoğu zaman şaşkınlıkla bakakalıyorum.

Dengeleri gözetmek adına bazıları bugün çıkıp, dün bu yapıldı ve o günün şartlarında yapılanlar belki gerekliydi, diyebiliyor. Bazıları 28 Şubat Darbesi Müslümanlar için iyi oldu, diyebiliyor. Neymiş efendim, Müslümanlar bu vesile ile kendi kendilerini sorgulamış, nerde hata yaptıklarını görme fırsatı bulmuşlarmış.

Yıllar sonra nihayet bugünlerde o döneme ilişkin yazmaya ve konuşmaya karar verenlerin kitaplarında, röportajlarında anlattıkları akıllara ziyan. Ancak niçin bütün bunlara zamanında ses çıkartmadılar. Neden konuşmak için bugünleri beklediler. Bu doğru bir tavır mı? Elbette değil. Milletçe bir an önce daldığımız derin uykudan uyanabilirsek bunu anlayabileceğiz. Silkinip kendimize gelebilirsek, kalbimizin pasını silebilirsek, medyada kimin neyin peşinde ve kimin yanında olduğunu da açıkça görebileceğiz.

 22 Şubat 2010 Pazartesi / Yeni Şafak 

Kulağımızın dibinde çalınan davul Kulağımızın dibinde çalınan davul

Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir