Hep ışıl ışıl olmalı benim Elazığ’ım

TEODORA DONİ  Hep ışıl ışıl olmalı benim Elazığ’ım 

TEODORA DONİ 
Hep ışıl ışıl olmalı benim Elazığ’ım 
 

Sizler bu satırları okurken Elazığ depremi üzerinden tam bir hafta geçmiş olacak. 6 şiddetinde olmasına rağmen 42 insanımızın hayatını kaybetmesi nedeniyle Elazığ depremi, sadece Türkiye’de değil yurtdışında da yankı buldu. Öncelikle depremde hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı, yaralananlara da acil şifalar diliyorum. Maalesef Türkiye’de her zaman olduğu gibi bu depremde de yine kendimizi değil başkalarını suçladık. Kimimiz “kerpiç”i, kimimiz devleti suçlu ilan ettik. Bir de kerpiçten yapılmış evlerde yaşamak, çok kötü hayat şartları altında yaşamakmış gibi gösterilmeye çalışılıyor ki nasıl bir bakış açısıdır bu anlamak mümkün değil. Depremzedeler de ister istemez bu durumdan etkileniyor tabii ki ve “Biz ister miydik kerpiç evlerde yaşamayı, fakirlikten” diyorlar.

Evet, kerpiç evlerde yaşamaları fakirlikten olabilir ancak en sağlıklı evlerden birinin de kerpiçten yapılmış evler olduğunu konunun uzmanları söylüyor. Eğer kerpiç evler gerektiği gibi yapılsa ve bakımları ihmal edilmese çok şiddetli afetler olmadığı takdirde uzun yıllar ayakta kalabiliyorlar. Bunun canlı örneklerini Yemen ve benzerlerinden önce Romanya’dan biliyorum. Romanya’ya birkaç günlüğüne turist olarak gidip gelenler bile bana hayranlıkla anlatıyorlar, yol boyunca gördükleri köy ve kasaba evlerinin çok güzel olduğunu, yepyeni gibi durduğunu. İşte o evlerin büyük bir bölümü aslında kerpiçten yapılma. Dışarıdan anlaşılmıyor çünkü evlerin dışı çimento ile sıvanıyor, ardından da boyanıyor.

Yıllar önce Elazığ’ın Kovancılar ve Palu ilçeleri arasında kalan bir köyüne gitmiştik eşimle birlikte. Konuk olacağımız evin önüne geldiğimizde çok şaşırmıştım. İlk kez böyle bir ev görüyordum, her an yıkılacakmış gibi duran iki katlı binanın alt katı ahır, üst katı evdi. Bina dışındaki tahtadan yapılmış merdivenden üst kata çıkarken çok korkmuştum, her an basamaklar kırılabilir diye. Tabii ki evin içerisinde de içler acısı bir manzara ile karşılaşacağımı sanmıştım. Ancak tam aksine, bambaşka büyük bir şaşkınlık yaşamıştım. Abartmıyorum aklınıza gelebilecek her türlü lüks vardı evde, hepsi de en iyisinden olmak üzere renkli TV’den buzdolabına, modüler mobilyadan çamaşır makinesine kadar. Bu durumda siz ne dersiniz bilmem ama ben epey söylenmiştim. Varsın bu lüks biraz eksik kalsın, önce bu evin dış bakımını yapın bir sıva, badana yapın. Evin erkeği evde ya da kahvehanede boş boş oturup laf olsun diye ah vah edeceğine bir işe yarasın.

İnsanlar yaşadıkça bir şeyler öğrenir diye düşünüyorum ama bu erkekler tespihi bin bir türlü şekilde çekmeyi bilmekten öteye gidemiyorlar. Bütün işleri kadınlar yapıyor, pancarı çıkaran da, tarlayı çapalayan da, ineğin sütünü sağan da, badanayı yapan da hep kadın. Ancak her işi yapan kadın olunca ve bu yüzden bazen kerpiç evin sıvasına, bakımına zaman kalmayınca ya da imkânlar elvermeyince Elazığ depreminde olduğu gibi harap eski evlerin yıkılması ve can kaybı kaçınılmaz oluyor.

Devletin bu mağduriyette hiç mi payı yok, sanırım var. Sosyal devlet olmanın gereği ve ayrıca denetim görevi ne kadar yerine getiriliyor. Tabii devlet de daima vatandaşın bir yansıması aslında. Vatandaş değişmiyor ki devlet de değişebilsin. İnsanlar, “nerde bu devlet” demeden önce şöyle bir hafızasını yoklamalı. Bu ülkede defalarca çok yıkıcı depremler yaşandı, Elazığ’ın hemen yanı başında olan Bingöl defalarca yıkıldı. Yıkıldı da ne oldu, insanlar devlete sormadan, uyarıları umursamadan depreme dayanaksız evleri yeniden yaptılar. Sayın Başbakan Elazığ’da depremzedelere söz vermiş, bayrama kadar evleriniz hazır olacak, demiş. İnşallah hazır olur evler zamanında ve inşallah insanlar da artık bu depremlerden kendilerine dersler çıkarırlar.

Timeturk’te yazdığım dönemde “Benim Elazığ’ım” başlıklı bir yazımda, yaşadığım Elazığ’ı anlatmıştım. O yazıdan sonra okuyuculardan çok ilginç e-mailler aldım. En çok dikkatimi çeken ve gülümsetenler ise yurtdışındaki yabancılardan geldi, Elazığ’ı görmek istediklerini çok merak ettiklerini söylüyorlardı.  Bu merak boşuna değil. Zengin tarih ve kültür birikimiyle, eşsiz doğa güzellikleriyle, ölümsüz türküleriyle Doğu gizeminin yaşayan efsanesi Elazığ, dünyanın dört bir yanından akın akın gelecek insanlar tarafından görülmeyi, gezilmeyi fazlasıyla hak ediyor.

Şehrin büyük bir turizm potansiyeli var. Elazığlılar, bu potansiyelin harekete geçirilmesini bekliyor. Artık Elazığ’ın uluslararası medyada deprem haberleriyle, terörle değil bu güzellikleriyle, bu zenginlikleriyle anılmasını istiyor ve bunun için umut var. Elazığ’ın her halini önemseyen ve umursayan biri olarak söylüyorum umut var. Umut var çünkü artık sadece Elazığ’ın değil, Elazığ’la adeta et ve tırnak gibi kaynaşmış Bingöl’ün de vekilleri Elazığ’ın sorunlarına ve geleceğine son derece duyarlılar.

En başta da Bingöl milletvekili Devlet Bakanı Sayın Cevdet Yılmaz’ı anmalıyım.  GAP İdaresi, Kalkınma Ajansları ve DPT’den de sorumlu Devlet Bakanı Sayın Cevdet Yılmaz, atıl durumda olan Keban Plastik Fabrikasının teknolojisi karşısında şaşırdığını ve bu fabrikanın Elazığ’a tekrar kazandırılması için ellerinden gelen herşeyi yapacaklarını söylemiş. Sayın Bakan’ın bu samimi tavrı ve yakın ilgisi umuyorum ki şehrin beklediği asıl ilgi için bir başlangıç olur ve Elazığ; doğa, tarih, kültür ve inanç turizmiyle en gözde uluslararası cazibe merkezlerinden biri olur. Tabii ki Türk’üyle, Zaza’sıyla, Ermeni’siyle her Elazığlı da bunu gönülden istemeli, bu konuda kendine düşeni yerine getirmeli ve demeli: Hep ışıl ışıl olmalı benim Elazığ’ım.

Ve ben de inşallah Elazığ’ı bir daha yazdığımda depremin, üzüntülerin değil, başarıların, güzelliklerin, sevinçlerin şehrini yazarım artık.

15 Mart 2010 Pazartesi / Yeni Şafak
Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir