“Krallara diklenecek kadar gözü kara”

TEODORA DONİ  “Krallara diklenecek kadar gözü kara”

TEODORA DONİ 
“Krallara diklenecek kadar gözü kara”
 

Geçen haftaki “Margulies’in Necip Fazıl korkusu” başlıklı yazıma o kadar çok farklı tepkiler geldi ki hafta boyunca Necip Fazıl’la ilgili bildiğim, hissettiğim ne varsa tekrar tekrar hatırladım ve tabii ki en çok da Hilmi Oflaz ağabeyi. Mekânı cennet olsun, yaşasaydı acaba ne derdi benim o yazıma bilemiyorum ancak Roni Margulies için öyle bir değerlendirme yapardı ki Üstad Necip Fazıl gibi durumu tek cümlede özetler, sözü tam yerine oturtur, taşı gediğine koyardı.

Öyle sanıyorum ki okuyucuların çoğu, özellikle gençler Hilmi ağabeyimizin adını hiç duymamışlar ve şimdi hakkındaki ilk cümlemden yola çıkarak kendisini büyük bir şair, yazar veya ünlü bir ilim adamı sanacaklar belki. Aslında bana göre bu sıfatlardan daha fazlasını hak eden bir insandı Hilmi Oflaz. Öyle çok okuyan birisiydi ki gecekondusunun her tarafını dolduran ve vefatından sonra bağışlanan kitapları 30 binden fazlaydı.

Üstad Necip Fazıl’ın fare tıkırtısından ürkecek kadar hassas, krallara diklenecek kadar gözü kara, aslanların önüne çıplak atlayacak kadar cesur, aziz dost” dediği Hilmi Oflaz hepimizin ağabeyiydi ve aramızdan ayrılalı yıllar oldu.  Kendisini hayattayken tanıyan biri olarak İstanbul yıllarımı her zaman Hilmi ağabeyle birlikte anıyorum.

Şimdi çok özlediğim İstanbul’u yıllardır sadece yurtdışına giderken kuş bakışıyla uçak penceresinden görebiliyorum. Son bir yılda kimi zaman okuyucuların kimi zaman da dostların neredeyse her gün aynı sorusuyla karşılaşıyorum ”İstanbul’a ne zaman geleceksiniz” diyorlar. Her soruşlarında hatıralarım da özlemlerim de tazeleniyor. Sayısız hatıram var o güzel şehirde, ancak İstanbul denince ilk aklıma gelen mekân İlesam ve ilk aklıma gelen insan Hilmi Oflaz ağabeyimiz. O mekânı ve benim için o mekânla özdeşleşmiş Hilmi ağabeyimizi hatırladıkça farkında olmadan alt dudağımı dişliyorum ve gözlerimden yaşlar akmaya başlıyor. Kendisiyle o mekânda tanıştım.

Kızım İlesam’a “kedili yer” ve Hilmi ağabeyimize “kedili yerdeki amca” diyordu. Çünkü birlikte oradaki kedileri buluyorlar onlara bir şeyler yediriyorlardı veya birlikte uzaktan kedileri izliyorlardı. Birçok insan Hilmi ağabeyimizle kızımın arkadaşlığını çok sıradan bir olay gibi algılayabilir lakin kızım ailemiz dışındaki insanlarla asla konuşmazdı, Hilmi ağabeyi tanıyıncaya kadar. Çünkü Hilmi ağabey farklıydı, bilge yanı kadar çocuk yanı da çok güçlüydü.

Araştıracak olanlar göreceklerdir ki Hilmi Oflaz hakkında çokça yazıldı ve daha çok yazılacak da ancak öyle sanıyorum ki hiçbir zaman tam olarak anlatılamayacak hep bir eksik olacak, bir yan hep eksik kalacak bu yazıda olduğu gibi.

Hilmi Oflaz; özelikle gençler için hem bir baba, hem bir arkadaş, hem de bir öğretmen gibiydi, halden çok iyi anlayan en iyi dert ortağıydı. Her zaman İlesam’a elinde poşetlerle gelir, getirdiği yiyecekleri orada bulunan herkesle paylaşırdı. İlesam’a yeni gelen gençlerle ki ben Hilmi ağabeyimizin bakışlarından anlıyordum o insanlar ilk defa geliyorlar, hemen tanışır, bir fırsatını bulur bulmaz kenara çeker ve “paraya ihtiyacın var mı” diye sorardı. Çok sonradan öğrenmiştim ki, aslında sadece “ paran var mı” diye sorar, “yok” diyene para verir, “var” diyenden de para alırdı, tabi yine olmayana vermek için. Küçük bir gecekonduya binlerce kitabıyla birlikte sığdırdığı kalabalık ailesine bakar ancak su çeken ayakkabılarını yenilemeyi düşünmez, üniversite öğrencilerine, gençlere burs vermek için çabalardı.

Hilmi ağabey’in vefatının özellikle o gençler için ve elbette ki onu tanıyan ve sevenler için büyük bir kayıp olduğunu düşündüm her zaman, keşke yaşıyor olsaydı hala ve şimdiki gençler de tanısaydı onu dedim hep, diyorum da. Ancak ilk kez iyi ki Hilmi ağabey hayatta değil, iyi ki Roni Margulies’in yazısını görmedi dedim kendi kendime. Çünkü hiç birimiz onun kadar üzülmezdik öyle bir yazıdan dolayı, çünkü Hilmi ağabey öyle çok severdi ki Üstad Necip Fazıl’ı, ondan bir parçaydı adeta.

Birçok şair, yazar, gazeteci ve sanatçıyı o zaman Hilmi ağabeyle birlikte tanıdım İlesam’da. Kimi çok gençti kimi de benden oldukça büyüktü. Zaman geçtikçe kimi simaları, isimleri unutmaya başladım, kimileriyle yıllar sonra tekrar karşılaştım ama o mekânla ilgili sık sık gözümün önüne gelen adeta bir fotoğraf karesi var ki asla unutamam. İlesam’ın uzun sedirleri üzerinde farklı yaşlardan omuzları birbirine değecek şekilde yan yana oturmuş, hararetli konuşmalar yapan insanlar, Hilmi ağabey hep aralarında. O görüntü bana daima namazda saf tutmuş insanları hatırlatıyordu ve ben onları öyle görmekten gerçekten çok mutlu oluyordum. Sıradan bir mutluluk değildi bu, onları öyle görünce, işte hakiki dostluk, işte İslam’ın ruhu, işte İslam’ın güzelliği, diyordum kendi kendime.

Peki, nerede o güzel insanlar şimdi diye sorabilirsiniz, ne oldu onlara. Üzerlerinden bir buldozer gibi 28 Şubat geçti ve ben gün geçtikçe çoğunu artık tanıyamıyorum. Bir zamanlar aralarında kolayca halledebilecek kadar basit olan sorunlar artık gazete sütunlarını süslüyor. Birkaç ay önce yazar bir arkadaş benimle konuşurken bir başka yazar arkadaşımız için ”Ben onu defterimden sildim” diyebildi kolayca.

Hilmi ağabey gibi insanlar bulmak şimdi neredeyse imkânsız ama en azından eski Yeşilçam filmlerini aratmayacak söylemleri bırakalım artık. “Karşı mahallede seni krallar veya kraliçeler gibi yaşatacaklar, yatın, katın, şöhretin, saltanatın olacak saçmalıklarıyla zehirlenmeyelim”. Geride yat, kat değil, Hilmi Oflaz ağabeyimiz gibi güzel hatıralar bırakmak için çaba harcayalım, Nusret Özcan ve Hamit Can ağabeylerimiz gibi ve onları unutmayalım Üstad Necip Fazıl’ı hiçbir zaman unutmadığımız ve unutmayacağımız gibi.

4 Ekim 2010 Pazartesi / Yeni Şafak

“Krallara diklenecek kadar gözü kara”   “Krallara diklenecek kadar gözü kara”  “Krallara diklenecek kadar gözü kara” “Krallara diklenecek kadar gözü kara”

Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir