Onca acı içinde kayıp bayram sevinci

TEODORA DONİ Onca acı içinde kayıp bayram sevinci

TEODORA DONİ
Onca acı içinde kayıp bayram sevinci
 
Mübarek Ramazan Bayramı, “17 Ağustos” sonrasına denk gelince Kamil Doruk'un kendine özgü üslup ve imlasıyla yazdığı "hikayevikaye" kitabındaki "zelzeleyi başlatan çocuk" adlı öyküyü hatırladım yeniden. Öncelikle bu öykünün benim için neden bu kadar hatırlatıcı olduğu belki anlaşılır diye buraya alıntılıyorum bir paragrafını:

" karpuzu kaldırıp kırmak için yere vurmuş idi ki, toprak yer sallanmağa başladı. tam, karpuzun yere çarptığı an! yer sallanmaya başladı! karpuzu vurduğu yer… önce, sadece karpuzu vurduğu yer sallandı sandı. korku değil, şaşkınlık ile ve başkasına haber vermek için ayağa kalkmak istedi, başaramadı. ayakları altında sallanan yer yüzünden dengesini bulup ayağa kalkamıyordu. gördü ki, sadece karpuzu vurduğu yer değil, bütün avlu sallanıyor. herkesde bir tuhaflık, yani sessizlik ve dikkat farketdi. vurduğu darbenin avlunun tamamını salladığını anlayınca, yine de, onun yaptığını anladılar mı, diye merak etdi, ve, söylesem mi diye ikirciklenmeye başladı. bu kadar büyük bir işi, ya’ni koca avluyu sallama işini kendisinin yaptığına, buna kendisinin sebep olduğuna inanırlar mı idi? ya suçlu ilan ederlerse!”

Ne yazık ki ve maalesef “17 Ağustos”  birçoğumuz için bir şey ifade etmiyor çünkü tamamen unuttuk 1999 yılının 17 Ağustos’unda tüm Türkiye’yi sarsan o büyük depremi. Öyle sanıyorum ki 17 Ağustos’u unutmayanlar artık sadece o depremi bizzat yaşayanlar ve o depremde vefat edenlerin yakınları…

Ben o depremi hiç unutmadım, unutamadım. Kamil Doruk'un "hikayevikaye" kitabındaki "zelzeleyi başlatan çocuk" adlı öyküyü ilk okuduğumda da ilk hatırladığım 17 Ağustos depremi  olmuştu.

Kamil Doruk'un " hikayavikaye" kitabının yayınevi ismini yazmayı elbette ki unutmadım. Unutmadıysan niçin yazmıyorsun diyenlere Ömer Lekesiz'in hem Kamil Doruk'u hem de "hikayevikaye" kitabını anlattığı, "Kamil Doruk" başlıklı yazısından bir alıntıyla cevap vermek daha isabetli olur galiba:

"Kendi imkânlarıyla çıkarmış kitabı Kamil. Yayıncı kahrı, editör nazı çekemez, zaten yazıdan başka hiçbir şeyin nazını çekemez o. Edebiyat sektörünün muhalifidir. Kitap pazarının düşmanıdır. Ama sadece bunlar değildir Kamil'in kitabını kendisinin yayınlamış olması. O, metinlerini satın alabilecek olanlara değil, onları okumayı hak edecek olanlara göstermek ister. "Adamına yazdım, o okusun" der Kamil; tüketici okurdan, yetenek ve maharet kâşiflerinden kıskanır onları."

Yazımın başında Mübarek Ramazan Bayramı, “17 Ağustos” sonrasına denk gelince Kamil Doruk'un kendine özgü üslup ve imlasıyla yazdığı "hikayevikaye" kitabındaki "zelzeleyi başlatan çocuk" adlı öyküyü hatırladım dediysem de “hatırladım” sözü aslında lafın gelişi… Çünkü yaklaşık üç aydır çantamdan çıkmadı Kamil Doruk'un "hikayevikaye" kitabı ve tekrar tekrar okudum öyküleri.

Ömer Lekesiz; "Yayıncı kahrı, editör nazı çekemez, zaten yazıdan başka hiçbir şeyin nazını çekemez o." diyor Kamil Doruk için. Evet, kesinlikle doğru diyor. Bir de bizim kahrımızı çekiyor. Devam ediyor mu, doğrusu tam olarak bilemiyorum ama Kamil Doruk’la tanışıklığım okur olarak daha öncelere dayanıyorsa da kendisiyle Yeni Şafak'ta yazmaya başladığımda tanıştım, yazımdaki bir tashihten dolayı. Çünkü yazılarımızın  tashihleri  ile ilgilenen kendisi. Bu vesileyle benim için "bu kadının iyi bir tashihçiye ihtiyacı var" diyenlere de bir cevap vermiş oldum sanırım.

Elbette Kamil Doruk da “hikayavikaye" kitabı da bütün öyküleri de "zelzeleyi başlatan çocuk" adlı  öykü kadar ilgiyi hak ediyor. Peki, neden öncelikle ve özellikle bu öyküden söz ettim. Çünkü bu deprem öyküsünün odağında bir “çocuk” var, hayata çocukların bakışı var. Tabii ki çocuklar her zaman anneleri, anneler de her zaman çocukları hatırlatıyor ve son dönemlerde zihnimde anneler ve çocuklar hep deprem ile birlikte canlanıyor.

Van depreminden sonra yazdığım ‘Her deprem "insan" olmaya bir çağrı ' başlıklı  yazımda: " Evet, ülkemiz deprem kuşağında ve bunu değiştirmek mümkün değil. Tek yapabileceğimiz sadece önlem almak ve hazırlıklı olmak. Peki, her an her saniye babalarından veya eşlerinden görecekleri şiddet korkusuyla yaşayan kadınların ve çocukların ruhlarını sarsan depremin de değiştiremeyeceğimiz fay hatları var mı? Elbette yok ve bu durum kadınların ve çocukların kaderi olmamalı artık."  demiştim.

Geçen zaman içerisinde ne yazık ki pek bir şey değişmedi.  Kadınlar ve çocuklar yine aile içi şiddete maruz kalıyor, onlara ruhlarını sarsan depremler yaşatılmaya devam ediliyor hatta bazen canlarından oluyorlar, yakın zaman önceki “Melek” kadın olayında olduğu gibi.

Bilmeyenler için özetleyelim. Yakın zaman önce eşinden sürekli şiddet gören iki çocuk annesi“Melek” kadın,  haftalarca aç ve susuz ev içinde tuvalette zincirlenmiş olarak kalmış, bir ihbar sonucunda durumu fark edilince hemen hastaneye kaldırılmış ancak aramıza döndürülememişti.

Şimdi diyeceksiniz ki “bugün bayram, ne alaka yani, şöyle güzel, tatlı bir bayram yazısı yazsaydınız olmaz mıydı”? Hemen söyleyeyim:  çok isterdim ama bu mümkün olamadı. Çünkü her bayram zamanında ben çocukluğumu hatırlıyorum ve çocukları…  Yine öyle oldu; çocukluğumu, çocukları hatırladım ve bu yıl bir de “17 Ağustos” depremini. Depremler, çocuklar, anneler; derken böyle bir yazı çıktı ortaya.

Yani sizin anlayacağınız onca acı içinde kaybolup gidiyor bayram sevinci ve sanki suskun bir mahzunluğa saklanıyor ve ortaya çıkabilmek için acıların dinmese de en azından azalmasını bekliyor gibi, orada, umutla…

20 Ağustos 2012 Pazartesi / Yeni Şafak

Onca acı içinde kayıp bayram sevinci Onca acı içinde kayıp bayram sevinci

Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir