”Özgürlük de kardeşlik de kutsaldır diyoruz, gazetecilerimizi istiyoruz”

blank

TEODORA DONİ
”Özgürlük de kardeşlik de kutsaldır diyoruz, gazetecilerimizi istiyoruz”
 
Belgesel çekimi için Suriye’ye giden ve 10 Mart’ta yakınlarına İdlib şehri civarında olduklarını ve orada olanları görüntülediklerini aktaran Adem Özköse ve Hamit Coşkun’dan o tarihten beri net ve kesin bir haber alınamıyor. Her ne kadar Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç yaptığı açıklamada gazetecilerin sağ olduklarını ve geri getirilmeleri için çalışmaların sürdüğünü söylediyse de ayrıntılara ve somut verilere ilişkin hiçbir bilgi ortada yok hala ve dolayısıyla kafalardaki cevap bekleyen sorularda bir azalma yok aksine belki artış var.

Ben Ankara’da yani başkentte yaşıyorum ve doğal olarak devlet büyükleriyle, siyaset adamlarıyla, bürokratlarla her gün karşılaşıyorum ve öyle sanıyorum ki Adem Özköse’yi birçoğu yakından tanıyor, tanımayanlar da Adem Özköse’nin en azından ismini ve kim olduğunu biliyor. Çiçeği burnunda kameraman Hamit Coşkun’un bile kısa bir zaman önce bir belgesel filmin galasında Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’la aynı fotoğraf karesinde yer aldığını da biliyorum. Hatta Adem Özköse ve Hamit Coşkun’un arkadaşlarının hükümet yetkililerine kolayca ulaşabildiklerini ve ulaştıklarını da düşünüyorum.

Hem artık herkes herkese ulaşabiliyor. Böyle derken editörlüğünü Edibe Sözen’in yaptığı iletişim konusundaki yazıların derlenmesinden oluşan “Hepimiz Globaliz Hepimiz Yereliz” isimli kitabı hatırladım şimdi. Aslında bugün bütünüyle bu kitap hakkında ve iletişim konusunda yazacaktım ki kitabın ismi yeterince özetliyor konuyu. Evet, hepimiz globaliz, yani küreseliz, bir o kadar da hepimiz yereliz. Dünyanın neresinde hangi ülkede yaşadığımızın iletişim açısından artık hiç de önemi yok.

Şimdi devlet,  bir şekilde bildiği ve tanıdığı Adem Özköse ve Hamit Coşkun için kararlı bir tutumla acil olarak gereğini yapmada yavaş davranırsa; kimi kimsesi, adı sanı olmayan vatandaşı için ne yapar acaba, diye düşünüp ürperiyorum. Elbette bu endişeli bekleyişin bir an önce sona ermesi, Adem Özköse ve Hamit Coşkun’un bir an önce sağ salim Türkiye’ye dönmesi için “ben kendi payıma ne yapabilirim” diye çırpınan, yürekten dua edenler; bunu arkadaşlığın, kardeşliğin gereği olarak görenler var. Ama durumu bahane edip, sağa sola laf yetiştiren,  ucuz kahramanlık peşinde olan, kraldan çok kralcı gibi davranıp; ihanetle, düşmanlıkla, işbirlikçilikle suçladıkları birilerine beddua edenler de var.

Bir de bu vesileyle takastan, Suriye’nin Adem Özköse ile Hamit Coşkun’u Türkiye’ye kaçan generalleriyle takas etmek isteyeceğinden söz edenler ve Suriye’de tampon bölge oluşturulması, oradaki direnişçilerin silahlandırılması hatta Türkiye’nin Suriye’ye girmesi gibi önerilerle atıp tutanlar,  algıları bilgisayarda oynadıkları savaş oyunlarıyla sınırlı olanlar var ki onlara ne demeli.

Nasıl bir bilgi birikimi, nasıl bir düşünme şekli var ki bunların, Suriye’nin takas pazarlığı yapabileceğini düşünebiliyorlar. Bilmiyorlar mı, Adem Özköse de Hamit Coşkun da asker değil, devlet görevlisi değil, istihbarat görevlisi değil. Hangi akılla düşünüyorlar ya da hangi akla hizmet ediyorlar, diye sormadan edemiyor insan. Kaldı ki Suriye’deki karışıklık, direniş, iç savaş, devrim adına ne derseniz deyin yeni başlamadı ve daha birkaç gün öncesine kadar vatandaşlarımız Suriye’ye gidip geliyordu. Acaba başka vatandaşlarımız da orada zorla tutuluyor da takastan söz edenler bunu biliyor da bizim mi haberimiz yok.

Adem Özköse ve Hamit Coşkun Suriye’ye, orada yaşanan trajediyi, çocukların vahşice katledilişini, o büyük mazlumiyeti tüm dünyaya duyurabilmek gösterebilmek için belgelemek, kayıt altına almak üzere bütün riskleri de göze alarak gittiler. Onlar ellerinden geleni, zulme karşı bir gazeteci olarak yapabileceklerinden birini yapmak istediler.  Sonuçta biraz vicdan sahibi olan herkesin öncelikle ittifak ettiği, Esad’ın gitmesi değil akan kanın bir an önce durmasıdır.

Ben gerek Arap Baharı konusunda gerek Suriye konusunda birçok kez yazdım ki yazmaktan başka elimden bir şey gelmiyor. En son geçtiğimiz değil bir önceki hafta yayınlanan “Türkiye, İran ve Suriye anlaşsın yeter” başlıklı yazımda “Kesin olan tek şey var ki o da akan kanın derhal durdurulması gerektiği. Bunun için de bütün insanlığın ittifak etmesi şart değil. Müslümanlar ittifak etsin yeter. Hatta sadece Türkiye, İran ve Suriye anlaşsın yeter” demiştim. Ki okuduğum bazı haberlerden anladığım kadarıyla İran devleti de Adem Köse ve Hamit Coşkun için devreye girmiş, bu sevindirici. İnşallah İran ve Türkiye’nin çabaları gazeteci kardeşlerimizin kurtarılmasıyla sınırlı kalmaz ve akan kan bir an önce durduruluncaya kadar devam eder ve kan üzerinden hesap yapanların da hevesleri kursaklarında kalır.

Kardeşliğe, sevgiye daha çok vurgu yapılmasına ihtiyaç duyulan böyle bir havaya oldukça denk düşen muhteşem tabloların yer aldığı bir resim sergisinin açılışına katıldım geçtiğimiz hafta. Ressam Tülay Aydoğan’ın 13 Mart’ta açılışı yapılan GMK Bulvarı No: 4 Kızılay adresinde Ankara Milli Piyango Talih Kuşu Sanat Galerisindeki “Mühür” adlı Resim Sergisini Ankara’da olanlar 24 Mart’a kadar gidip görebilirler. Resme pek ilgisi olmayanların bile bu sergiye ne yapıp edip, zaman ayırıp gitmesini öneriyorum. Tülay Aydoğan’ın eşi Şair Mustafa Aydoğan’a da beni sergiden haberdar ettiği için ayrıca çok teşekkür ediyorum. Yetenek, çaba ve birikimin en üst düzeyde birleştiği, başörtülü (bunu özellikle belirtmek içimden geldi)  entelektüel, sanatçı Müslüman bir kadının insanı, sevgiyi, tasavvufu, Allah’ın isimlerini ne kadar özgün ve güzel yorumladığını göreceksiniz o tablolarda ve özgürlüğün de kardeşliğin de sevginin de neden kutsal olduğunu bir kere daha hissedeceksiniz.

Son olarak “özgürlük de kardeşlik de kutsaldır diyoruz, gazetecilerimizi istiyoruz”.
 
19 Mart 2012 Pazartesi / Yeni Şafak

 

Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir