Reyting mi? Gerçek mi?

TEODORA DONİ Reyting mi? Gerçek mi?

TEODORA DONİ
Reyting mi? Gerçek mi?
 
Çok şükür, nur topu gibi bir konumuz, yepyeni bir ana gündem maddemiz daha oldu, demiştir birileri hemen. Ne için mi?  Reyting ve bu bağlamda yapılan operasyonlar için tabii ki. Anlaşılan o ki bir kaç gün de bununla oyalanacağız, bunu konuşacak, bunu tartışacak, bunu yazacağız. Yandaşı, karşısı, merkezi, muhafazakârı ile topluma ayna olması gereken tüm medyaya, memleket meseleleri bu kez de reyting derdi uğruna unutturulacak gibi görünüyor.
 
Evet, yandaşı, karşısı, merkezi, muhafazakârı ile tüm medya dedim. Ancak her zaman yandaş, karşı ve merkez medya tanımlamalarını anlaşılır bulduğum halde muhafazakâr tanımlamasını hep anlaşılmaz buldum. Bir kişinin ya da grubun muhafazakâr olarak tanımlanmasına, koruyucu ve tutucu olması yetiyorsa, ölçü sadece buysa, o zaman her kişi ya da grup muhafazakârdır, her kesimin kendine göre bir koruyuculuğu, tutuculuğu var çünkü. Yapılan değerlendirmelere baktığımızda ise durumun hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Her nedense özellikle ve yalnızca geleneğe ve dine bağlı olanlar için yapılıyor bu muhafazakâr tanımlaması ve bu tavır, bu bakış açısı medya için yapılan sınıflandırmalarda da geçerli ne yazık ki.
 
Birileri “muhafazakârların bir yandan tüm televizyon kanallarını izlediklerini bir yandan da şikâyetçi olduklarını” söylüyor. Birileri de “aslında muhafazakâr televizyon kanallarının reyting meselesi sayesinde başarısızlıklarını gizlediklerini reyting ölçümlerinin gerçeği yansıtmadığı mazeretine sığındıklarını” iddia ediyor. Açıkçası ben hangi televizyon kanalının hangi programının gerçekten ne kadar izlendiğine ilişkin tartışmalara katılacak gibi değilim. Zira televizyona çok az zaman ayıran insanlardan biriyim.
 
İyi bir televizyon izleyicisi değilsem de bu, Yeni Şafak'ın kardeş kuruluşu olan TVNET’i, kendimce önemli bulduğum bazı programları hiç kaçırmamaya dikkat ederek izlememe engel değil elbette.  Zamanımı ayıracak kadar önemli olduğu için izliyorum TVNET’i ve o programları… Benim de birkaç çift lafım olsun artık TVNET ve o çok önemsediğim programları için. Elbette TVNET’deki bütün arkadaşlarla aynı hassasiyeti paylaştığımıza inanıyorum. Programlarının temel işlevi de bana göre büyük ölçüde okumayan izleyici için yazılı medyayı televizyona taşımak… TVNET ile aramdaki bu yakın ve öznel bağa rağmen beğeni ve eleştirilerimde nesnel ve tarafsız olmak için çok çabaladığım da ayrıca bilinsin istiyorum, arkadaşlar tarafından yanlış anlaşılma ihtimaline karşı…
 
Programlara değinmeden önce, Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül’ün göreve başlamasının ardından TVNET’de her açıdan çok ciddi değişiklikler olduğunu söylemeliyim. Haber çeşitliliği hemen dikkat çekiyor. Evet, TVNET, yayın anlayışını tümüyle “gerçek” üzerine kuran bir televizyon.  Bence TVNET’i, reyting ölçümlerinden çok izleyicinin düşünce ve duygusunu umursayan bu yönde de hep gerçeğin izini süren bir televizyon olarak görmemek için hiçbir neden yok. Yeni yayın döneminde görsel açıdan da çok önemli yenilikler yapıldı. Fragmanlardan jeneriklere kadar grafik ve renk uyumunu birleştiren çok güzel tasarımların yer aldığı her kare, insana adeta bu televizyon artık keyifle izlenir, dedirtiyor. Yeni düzenlemelerle gecekondu halinden kurtulan stüdyoların da seyir keyfine ayrı bir katkısı var.
 
Programlar da bir bütün olarak değerlendirildiğinde TVNET’e özgü bir çizginin giderek belirginleştiği rahatlıkla söylenebilir. Bu çizgiyi tek zedeleyen, programları sunan arkadaşların çoğunun başka televizyon kanallarında da programlara katılmaları veya program yapmaları… Elbette başka televizyonlardaki programlara hiç katılmasınlar demiyorum ama böylesi ve bu kadarı hem çok fazla hem doğru değil diye düşünüyorum. Gereksiz tekrarlar oluyor ve “biz” yerine ‘ben” ekseninde davranmak adeta ilkeselleşiyor gibi.
 
İbrahim Karagül ile Hüsnü Mahalli'nin birlikte sundukları “Büyük Oyun” programı geçen yayın döneminde başlamıştı. Önceleri İstanbul Panorama'da çekilen program şimdi TVNET stüdyolarında devam ediyor ki bu çok doğru ve yerinde  bir değişiklik oldu. İstanbul Panorama ile her ne kadar izleyiciye muhteşem bir manzara eşliğinde önemli konular konuşuluyor havası veriliyorduysa da aslında hem izleyicinin hem programı yapan arkadaşların dikkati dağılıyordu, ayrıca görsellik içerikten daha çok öne çıkıyordu sanki. İçerik demişken Büyük Oyun’dan en çok aklımda kalan, neredeyse program başladığından beri ve neredeyse her hafta programın adeta olmazsa olmazı haline gelen şu üç kelime "çok kızıyorlar ama…" Evet, bu üç kelimeyle başlayan cümlelerde bazı tepkilerden çekindiklerini ve bu nedenle de kendilerini kısıtladıklarını ima ediyor gibiler. Oysa doğruluğuna inanılan gerçekleri dillendirmek gerek… Bu küçük sorun dışında program çok akıcı ve dolu dolu…
 
Salih Tuna'nın sunduğu “La Havle” programı da geçen yayın döneminde başladı ve yeni dönemde de çok şükür ki Büyük Oyun gibi çekim mekânı değişmiş olarak stüdyoda devam ediyor. Bu yazıyı, La Havle'yi izledikten sonra yazmaya başladım ve bir kez daha anladım ki  Salih Tuna ile frekansları uyuşmayan konuklar olduğunda izleyici için ki o izleyicilerden biri de benim, tam bir Çin işkencesine dönüşüyor program ve itiraf etmeliyim bazen programın ortasında izlemekten vazgeçmek zorunda kalıyorum, çok yorulduğumu hissediyorum. Salih Tuna’nın birçok okuyucusu gibi benim de La Havle'den beklentilerim çok fazla. Doğru konu ve konuklarla bu beklentinin karşılanacağına kesinlikle inanıyorum.
 
İlgiyle izlediğim Yasin Aktay’ın sunduğu ”Bakış Açısı”, Büşra-Kübra Sönmezışık kardeşlerin birlikte sunduğu “İkiz Aynası”, Hilal Kaplan’ın sunduğu “Muhalif”, İbrahim Paşalı’nın sunduğu “Makam Arabası” programları için de birkaç sözüm vardı ama harbiden yazacak yerim kalmadı. Yoksa “oynamak istemeyen gelin yerim dar dermiş” durumu kesinlikle söz konusu değil yani…
 
19 Aralık 2011 Pazartesi / Yeni Şafak 

Reyting mi? Gerçek mi? Reyting mi? Gerçek mi?

Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir