Romanya’dan yazıyorum bu hafta

TEODORA DONİ  Romanya’dan yazıyorum bu hafta 

TEODORA DONİ 
Romanya’dan yazıyorum bu hafta 
 
Defalarca ertelenen ve nihayet gerçekleşen bir ziyaret için birkaç gündür Romanya’dayım. Şu an bu satırları buradan, Romanya’nın doğup büyüdüğüm şehrinden yazıyorum, yani memleketimden, yani çocukluğumdan. Göl kenarında kurulmuş küçük bir şehir burası ve ben baharın ılık esintileriyle birlikte gölü, gölde kalan çocukluğumu hatırlıyorum yeniden.
 
Romanya’da kalacağım süre boyunca her gün gölün kenarındaki parka gideceğim ve bol bol özlem gidereceğim diye kendi kendime söz vermiştim. Hatta bu haftaki yazımı orada yazmayı hayal etmiştim. Ne yazık ki her hayal her zaman gerçekleşemeyebiliyor. Tıpkı aynı yerde çok değer verdiğim biriyle birlikte kahve içebilme hayalinin gerçekleşmemesi gibi.
 
Yılın bu zamanlarında, yani Paskalya Bayramı öncesinde şehirde hiç bulunmayalı çok uzun yıllar oldu. İnsanların bayram öncesi telaşını ve yaptıkları çeşit çeşit hazırlıkları tamamen unutmuşum meğerse. İnsanlar sadece evlerin içini boyatıp temizlemiyorlar, bahçeleri, ağaçları, kaldırımları boyatıp gerçekten her yeri gelin gibi süslüyorlar. Havalimanından beni almaya gelen aracın şoförü yol boyunca Türkiye’deki büyük ve geniş otoyolları öve öve bitiremiyordu ve en çok da İstanbul’u anlatırken adeta kendinden geçiyordu. Belki dünyanın en muhteşem şehri değil ama kesinlikle ikinci ki bana sorarsanız birinci, diyordu. Siz niçin öyle hayranlıkla bakıyorsunuz bu küçük, daracık yollara, köy evlerine, tarlalarda çalışan köylülere, diye şaşkınlıkla bana soruyordu.
 
Yolculukta okumak için yanıma birkaç tane kitap almıştım. Bunlardan biri de Bejan Matur’un “Dağın ardına bakmak” isimli kitabıydı. Bejan Matur, “Dağın ardına bakmak” için Kandil’e gittiğinde çocukluk arkadaşını orada bulduğunu yazıyor. Yıllar sonra birbirini bulan iki çocukluk arkadaşı o an neler hissettiler acaba diye düşündüm ve bugün ben de hiç beklemediğim bir anda çok sevdiğim çocukluk arkadaşımla karşılaştım. O heyecanla bir şeyler anlatıyordu, bense büyük bir dikkatle ve şaşkınlıkla ona bakıyordum. Bir an için zaman tünelinden geçip otuz yıl öncesine gittiğimi hissettim. Görüşmemizin üzerinden saatler geçti, şu an gece yarısı ve ben hala onu düşünüyorum, gördüklerime inanamıyorum. Bir insan bunca yıldan sonra nasıl hiç değişmez aklım almıyor, hala aynı saç modeli, aynı mimikler, aynı gülüş…
 
Yıllar sonra dağların ardında çocukluk arkadaşını bulan Bejan Matur da benim gibi gördüklerine inanamamıştır ama onun şaşkınlığının nedeni, arkadaşının mimiklerinin, gülüşünün hiç değişmediğini görmüş olması değil tam aksine çekilen acıların yüzünün her çizgisinde belirginleştiğini görmüş olmasıdır sanırım.
 
Bejan Matur’un “Dağın ardına bakmak” isimli çalışmasını mutlaka okumalısınız diyorum. Çünkü barış ve kardeşliğin her zamankinden daha çok konuşulduğu, herkesin Türk’üyle Kürt’üyle herkes için insanca bir hayat ve Türkiye için aydınlık bir gelecek istediği şu günlerde öncelikle geçmişte yaşananları, öteki hayatları, çekilen acıları, dayatılan açmazları, gelgitleri, çelişkileri anlamak gerek diye düşünüyorum.  Kitapta bazı bölümler ve o bölümlerde öyle cümleler var ki insanı adeta çarpıyor. Öyle ki kitabı okurken sık sık kendinizi, kendi kendinizle konuşurken bulabilir ve defalarca bu insanlar neler yaşamış, bu insanlara neler yaşatılmış yarabbim, diyebilirsiniz.
 
Aslında ben de Türkiye’den Romanya’ya her gelişimde sanki biraz Bejan Matur gibi yapıyorum, “dağın ardına bakmak” için geliyorum diyebilirim. Zira uzaklarda olan, uzağımızda olan, ne olup bittiğinden yeterince haber alınamayan her yer biraz dağın ardıdır bir bakıma. Evet, Romanya’ya ve doğup büyüdüğüm bu şehre her gelişim çok zor oluyor.  Her defasında acaba neyle karşılaşırım, benden ne saklamışlardır diye endişeyle geliyorum. Hele Türkiye’ye geri dönüşler çok daha zor çünkü ne kadar kalırsam kalayım yine az bir süre kalmış gibi oluyorum. Yıllar geçtikçe bu ziyaretler yüreğimi daha çok yoruyor, geride bıraktıklarım için elimden bir şey gelmiyor. Sık sık Avrupa yaşlanıyor, genç nüfus azaldı deniyor. İşte bu gerçeği Romanya’ya her geldiğimde bir kez daha hissediyorum.  Yaşlı nüfus simdi çok zorluk çekiyor. Ekonomik açıdan değil zorlukları, birçoğu yalnızlıktan, kimsesizlikten şikâyetçi.
 
Bu gelişimde öğrendim ki teyzelerimin ve kuzenlerimin çoğu kanser hastası. Bu hastalık nasıl bu kadar yaygınlaştı aklım almıyor. Ziyaret ettim hepsini bir bir ve hepsi de aynı soruyu sordular bana, mutlu musun orda, Türkiye’de, diye. Öncelikle Türkiye’yi çok sevdiğimi söyledim onlara ama özellikle şu günlerde Ankara’nın seçim öncesi hele hele adaylıklar kesinleşinceye kadar hiç çekilmediğini de anlattım tabii. Belki ben abartıyorum ama ne yazık ki bu milletvekilliği yarışının insanı rahatsız eden birçok yönü var dolayısıyla yetmiş yaş üstü kızlarla uğraşmak, nazlarını çekmek daha anlamlı, daha insani geliyor bana. O yüzden burada zamanımı daha çok hastanelerde, huzur evlerinde hasta ve yaşlıları ziyaret etmekle geçiriyorum. Hem nasılsa çok yakında Türkiye’ye dönüyorum ve milletvekili seçimleri sürecini izlemek, “seçimlerin ardına bakmak” için çokça zaman var.
 
Her ne kadar, milletvekilliği yarışının insanı rahatsız eden birçok yönü var, dediysem de bunun istisnaları da var elbette.  Bu anlamda,  Romanya seyahatim dolayısıyla Ankara’dan İstanbul’a kadar bana yol arkadaşlığı eden AK Parti İstanbul 1. Bölge Milletvekili Aday Adayı Nükhet Erdoğan Hanımefendiyi burada özellikle anmak istiyorum. Bütün partilerin kadın milletvekili aday adayları Nükhet Erdoğan kadar yürekli, zarif ve donanımlıdır umarım.
 
Haftaya inşallah Türkiye’den yazmaya devam… Romanya’dan Türkiye’ye selam…
 
4 Nisan 2011 Pazartesi / Yeni Şafak

Romanya’dan yazıyorum bu hafta Romanya’dan yazıyorum bu hafta

Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir