Saatçi Musa’dan cumhuriyeti dinlemek

TEODORA DONİ Saatçi Musa’dan cumhuriyeti dinlemek

TEODORA DONİ
Saatçi Musa’dan cumhuriyeti dinlemek
 

1940’lı yılların Türkiye’sinde Doğu Anadolu’da bir şehrin ortasında bir heykel; Atatürk ve yanında bir genç, gencin elinde bayrak var ve Atatürk bu gencin omzuna eline koymuş. Genç çıplak ancak önü yaprakla kapatılmış. Heykel ilk yapıldığında gencin önü açıktaymış. Kadınlar meydandan geçerken heykele bakıp şöyle derlermiş: “Uy anaaa, Bu da ne böyle? Ayıp ayıp, edep yeri görünüyor… Anaaa, giyecek don mu bulamamış? Vay başımıza gelenler.” Bazıları da utançlarından yollarını değiştirmek zorunda kalıyorlarmış.

Bu trajik komik olayı Beyan Yayınları’ndan çıkan “Saatçi Musa” isimli kitaptan öğrendim.  Kitap, yakın tarihimizin en önemli tanıklarından biri olan ve Saatçi Musa olarak bilinen Musa Çağıl’la yapılan söyleşilerden oluşuyor. Söyleşileri gerçekleştiren Asım Öz.

Bir dönem Timeturk’te de yazan Asım Öz’ü, gazetemiz Yeni Şafak yazarlarından Ömer Lekesiz’in “Söyle bakalım Sadık” başlıklı yazısını okuyanlar hemen hatırlayacaklardır. Bu arada bu yazımı yazmadan önce Asım Öz’e ulaşmaya çalıştığımı, yönlendirmelerle epey telefon numarasını aradığımı, ancak kendisine ulaşamadığımı, sadece telefon şirketini zengin ettiğimi de ayrıca belirtmek istiyorum.

Kitap, Saatçi Musa ağabeyin anılarından oluşuyor. Yukarda anlattığım heykel olayı Malatya’da olmuş ki Musa ağabey Malatyalı olarak biliniyor. Aslında çok küçük yaştayken ailesiyle beraber Malatya’ya göç etmiş. Musa ağabeyin anlattığına göre o dönemde şehirde devleti temsil edenler heykelin bir sanat eseri olduğunu halka anlatmaya, halkı ikna etmeye çalışmışlar hatta anket bile yapılmış ve sonunda soruna bir çözüm bulunmuş. Atatürk’ün yanında duran gencin önü büyük bir yaprakla kapatılmış ki bulunan bu çözüme ben çok güldüm.  Sanki o bölge insanları ormanda yaşıyorlar ve günlük hayatlarında da edep yerlerini hep yaprakla kapatıyorlar da heykelde ister istemez bölge halkını yansıtmış oluyor. En azından paçalı bir don olamaz mıydı yaprak yerine.

Kitapta bu heykelle ilgili çıkan tartışmaları ve halkın tepkisini anlatan satırları okurken yönetmen Sinan Çetin’in “Mutlu ol, bu bir emirdir” adlı kısa film çalışmasını hatırladım, orada da askerler halka, modern olacaksınız, diyordu.

Sanırım daha önce bir yazımda belirtmiştim. Birkaç yıldır Ankara’da yaşıyorum. Musa ağabey de Ankara’da yaşıyor ama ben kendisini çok uzun yıllardan beri gıyaben tanıdığım halde ve birkaç yıldır aynı şehirde ikamet etmemize rağmen kendisiyle henüz tanışabildim. Vadi Kitapevinde karşılaştık,  birkaç dakika, ayaküstü, kısa bir görüşmemiz oldu.

Musa ağabey, adeta bir nehir söyleşisi olan, ilginç ayrıntılarla dolu  “Saatçi Musa”  kitabında yakın tarihin pek çok önemli olayını ve simasını kendine özgü hoş bir üslupla anlatıyor.

Asım Öz’ün kitaptaki sunuş yazısında da dediği gibi “ Onun söylediklerinin anılar kesitini okurken, tarihsel bir perspektif de ediniyoruz kuşkusuz. En önemlisi de bir biçimde olayların merkezinde bulunan bir ismin yaklaşımıyla dönem/ler/in profilini gösteren alışkanlıklara, kültürel özeliklere bakmayı da öğreniyoruz”.

Belki çok iddialı olacak ama açıkça söylemek gerekirse, sadece bu kitapta anlatılanlardan yola çıkarak geçmişin aynasında bugünü birçok yönüyle değerlendirmek,  birçok konuda yazmak mümkün.

Kitabın “Ezan Türkçe okunurdu“ bölümünde anlatılanlar çok ilgimi çekti. Çok kısa bir süre önce Mersin’de yaşanan çarşaf yırtma olayını hatırlattı bana.  Meğer Cumhuriyet’in ilk yıllarında Musa ağabeyin anlattığına göre bazı kendini bilmez yöneticiler ki ne yazık günümüzde de sayıları azımsanmayacak kadar çok, polislere ikinci bir ulvi(!) görev daha vermişlerdi, kadınların çarşaflarını yırtma görevi. Yine bu bölümde şapka kanununa muhalefet etmekten idam edilen Şalcı Bacı isimli bir kadından söz ediliyor. Musa ağabeyin anlattığına göre kadın idam sehpasında Erzurum şivesiyle “ kadın şapka giye ki asıla” dediğini, söylüyor.  Aynı bölümde Musa ağabey Cumhuriyet’in ilk polislerinden birini de anlatıyor, eşi çarşaflı olan Faik Aldağ adlı bu polis diğer polisler gibi çarşaf yırtma eyleminde bulunmuyor ancak kendi eşi bu tarz saldırılara maruz kalıyor.

Yıllar sonra bugün hala benzer olayların yaşanması oldukça düşündürücü. Geçmişte olanlardan, yapılan yanlışlardan neden kimse ders almıyor.  Bunların hiç kimsenin yararına olmadığını bu ülkenin belli bir kesimi niçin hala anlamıyor ve kabullenmiyor. Elbette geçmişte yaşananlar tümüyle kötü ve yanlış değil.  İyi ve doğru olanlar da var. Yine Musa ağabey anlatıyor. İşte bu ülke insanının, bir Müslüman’ın hoşgörüsü… Olay Elazığ’da, Tayyar Baba olarak bilinen Caferi Tayyar Şaşmaz’ın evinde yaşanıyor.  Tayyar Baba’nın Ermeni komşusu Saatçi Poto bir gün Tayyar Baba’nın evine gelmiş. Geldikten kısa bir süre sonra koynundan rakı şişesini çıkarıp içmeye başlamış. Adamın bu hareketine Tayyar Baba’nın müritleri çok kızmışlar. Musa ağabeyin aktardığına göre Tayyar Baba orada olmasaymış, Saatçi Poto’yu döve döve dışarıya atacaklarmış. Tayyar Baba, adam rakısını rahat içsin diye bir de bardak getirtmiş. Adam gittikten sonra “ Ne oldu yani, en fazla bardak kirlendi. Yıkarsınız temizlenir, olmazsa kırarsınız. Evi de havalandırırsınız, koku gider. O evimize gelmiş tanrı misafiridir. Misafire iyi davranmak lazım, demiş. Bu hoşgörüye, bugün her zamankinden daha çok ihtiyaç var.

Çünkü Musa ağabeyin anlattıkları, Cumhuriyet tarihi boyunca sistemin millete batı kültürünü dayattığını ve bunu da çoğu zaman sanat ve modernlik adına yaptığını ayrıntılı bir biçimde ortaya koyuyor ve ne yazık ki bu dayatma hala sürüyor.

 2 Ağustos 2010 Pazartesi / Yeni Şafak 

Saatçi Musa’dan cumhuriyeti dinlemek Saatçi Musa’dan cumhuriyeti dinlemek

Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir