Ya mümin feraseti ya çılgın siyaseti

 TEODORA DONİ Ya mümin feraseti ya çılgın siyaseti

TEODORA DONİ
Ya mümin feraseti ya çılgın siyaseti
 
Milletvekili seçimlerinden dolayı bir süredir tamamen siyasetçilerimizin birbirleriyle atışmalarını dinlemekle geçiyor günlerimiz. Siyasetçilerimiz; milletimizin dikkatini tamamen bu yöne çevirmesi, tüm enerjisini bu atışmaları anlamaya harcaması için büyük bir gayret gösteriyor, adeta birbiriyle yarışıyor. İstiyorlar ki hiç kimse seçimden sonra olacakları da, geçmişte yaşananları da düşünmesin. Bütün o horoz dövüşünü andıran görüntüler, atışmalar ve sataşmalar bunun için. Konuşmalarında bu ülkeyi yönetmeye talip olmaya, bu toprakların insanı olmaya hiç yakışmayacak sözler sarf ediyorlar ve bir de bunu milletimizin hoş görmesini bekliyorlar. Mazeret hep aynı, bu dönemlerde böyle şeyler olurmuş, insanımız siyasetçilerin projelerine değil de birbirlerine ne kadar yüklendiklerine, birbirlerine ne kadar hakaret ettiklerine, birbirlerinin açığını ne kadar yakaladıklarına bakarmış.
 
Bu curcunada kayda değer katkısı bulunan medyamızı da burada anmazsak haksızlık etmiş oluruz herhalde. Dilim varmıyor söylemeye ama ne yazık ki bu katkıda en büyük pay bazı köşe yazarlarının. Ne yaptıklarının farkında bile değiller sanırım. İçlerinde haftada birkaç yazı çıkartmak, yazmak(!) zorunda olanlar var ki ne sakinleşmeye fırsat ne de vicdanlarıyla baş başa kalmaya zaman bulabiliyorlar. Bir gün söylediklerini ertesi gün unutup başka telden çalmaya devam ediyorlar. Böyle olunca da cümleleri kime veya nereye isabet edeceği belli olmayan serseri bir kurşun gibi savuruyorlar ve kendileri de birlikte savruluyorlar, tıpkı siyasetçilerimizin her secim kampanyası döneminde savruldukları gibi.
 
Siyasetçilerimiz 12 Haziran’a kadar birbirleriyle kavga etmeye, aynı anda birkaç yöne savrulmaya devam etseler de öyle ya da böyle seçimler sonrası gerçeklerle yüzleşecekler. Kim ne derse desin, göstergeler neyi gösterirse göstersin, dünyadan kendimizi ne kadar ayrı tutmaya çalışırsak çalışalım, 12 Haziran’dan sonra mutlaka gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalacağız. Onun için ben kendi payıma düşen sorumluğu yerine getirmek adına şimdiden söylemek, yazmak zorundayım. Tıpkı Ortadoğu ve Afrika ülkelerindeki devrim(!) diye nitelendirilen gösteriler başladığında birilerini mutlu etmek için değil vicdanımı dinleyerek ve gördüklerime dayanarak bunların “postmodern işgal” olduğunu yazdığım gibi.
 
Gönül ister ki bir Müslüman’a yakışacak şekilde tepki verebilelim çevremizdeki tüm olup bitenlere karşı, “Mümin Feraseti” ile bakabilelim tüm yeni gelişmelere. Ama ne var ki insanımızın Ortadoğu ve Afrika’daki yeni gelişmelere bakışında bunu görebilmek çok zor.  Bölgede tırmanan şiddetten Müslümanların zarar gördüğü, dökülen kanın Müslüman kanı olduğu ve bu gelişmelerden Türkiye’nin de çok ciddi biçimde etkilenmeye başladığı ve daha da etkileneceği açıkça ortadayken insanımızın, siyasetçimizin bunu fark edebildiğini, anlayabildiğini söylemek çok zor.
 
“Biz çok büyük bir devletiz, bize bir şey olmaz, hatta bakın bütün dünya çeşitli felaketlerle boğuşurken bize bir şey olmadı, o kadar başarılıyız ki herkes bizi kıskanıyor. Avrupa’yı kasıp kavuran ekonomik kriz bizde yok, o büyük grevlerden, ortalığı yakıp yıkan olaylardan hiç biri bizde olmaz. Biz Müslümanlar az parayla yaşamayı alışmışız, yardımlaşma kültürümüz devam ediyor” gibi tezlerle ve söylemlerle kendimizi avutup, geliyorum diye bas bas bağıran felaketi görmezden geliyoruz.
 
Geçenlerde ünlü(!) bir köşe yazarı, aslında gösteriler başlamadan önce Suriye ile Türkiye arasında çok ciddi bir işbirliği olduğunu hatta kuşlar, evet yanlış okumadınız kuşlar, konusunda bile ortak çalışma yapıldığını, söylemişti. Evet, kuşların türleri, göçü hakkında ortak çalışmalar yapılmış ama “insan” unutulmuş. Kaldı ki Suriye’den kuşlar zaten göç edebiliyor, resmi makamlardan izin almaya gerek yok ki, şükür ki yok, yoksa orada ki rejim onları da hallederdi.
 
Evet, artık kuşlar için değil insanlarımız için, tüm insanlık için Ortadoğu ve Afrika ülkeleriyle ilgilenmek ve sözüm ona devrimlerle yüzleşmek zorundayız. Ne yazık ki Rahman ve Rahim olan Allah’a inanan, İslam’da şiddet yok diyen insanımızın İslam’dan kopuşunu ve koptuğu ölçüde artan acımasızlığını hep göz ardı ettik. Mazlumumuzun bile bir başka mazluma karşı fırsatını bulunca nasıl zalimleşebildiğini görmezden geldik ve unuttuk Resulullah’ın “Nasılsanız öyle idare olunursunuz” hadisini. Onun içindir ki bir türlü oyun kurucu olamıyor Türkiye, hep oyuncu olarak kalıyor tüm büyük oyunlarda.
 
Keşke biraz da bunları konuşsa, tartışsa siyasetçilerimiz, şu günlerde, seçim meydanlarında. Birbirine bağırıp çağırmak yerine, yürekten seslenseler bu toprakların insanlarına. Gerçi bütün atışma ve sataşmaların dışında çılgın projelerden de söz edenler var. Ancak hiç kimse açıklamıyor bu projelerin içeriğini ve ayrıntılarını, tek bilinen “çılgın” olduğu. Gerçeği söylemek gerekirse içeriği ne olursa olsun bu projelerin, Ortadoğu ve Afrika’da uygulamaya konulan çılgın ötesi projenin, o büyük oyunun yanında lafı bile olmaz.
 
Benim asıl merak ettiğim, işte bu büyük oyunda Türkiye’nin belirlenen değil belirleyen olması için, postmodern işgallerin değil mazlumların zaferi için hangi siyasetçimizin nasıl bir fikri, nasıl bir projesi var?
 
Bir tebrik: 23 Nisan 2011 Cumartesi günü genç yazarlardan Taha Kurutlu ile Esengül Taşçı’nın nikâh töreni vardı. Genç çifte ömür boyu mutluluklar diliyorum.
 
Bir teşekkür: Geçtiğimiz pazartesi günü gazetemizin bazı bölge baskılarında, köşemde, benim yazım yerine başka bir yazı yayınlanmıştır. Haber veren okuyucularıma çok teşekkür ediyorum. Doğrusunu gazetemizin internet sitesinden okuyabilirsiniz.
 
25 Nisan 2011 Pazartesi / Yeni Şafak

Ya mümin feraseti ya çılgın siyaseti

Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir