“Yaralı, yarasını bilir”

blank

TEODORA DONİ
“Yaralı, yarasını bilir”
 
Kanayan İslam coğrafyasının mazlum halklarını, onların hak, adalet ve özgürlük mücadelesini ve birilerinin akan kardeşkanı üzerinden yürüttüğü hesapları düşündükçe hep bu Kürt atasözü aklıma gelir: “Yaralı,  yarasını bilir.”  Hele ki bu ülkede çocukları o hesaplara kurban edilen Kürt ve Türk anaların bir türlü dinmeyen gözyaşlarını düşündükçe… Evet, en iyi ve ancak “Yaralı, yarasını bilir” ve bir gün kabuk tutacak gibi bile olsa o yarasının en taze halini asla unutmaz ve nasıl yaralandığını da, kendisini yaralayanı da…

Yıllardır bu toprakların kanayan yaralarından birine hep “Kürt Sorunu” dedi konu hakkında ahkâm kesenler. Hatta birileri de çıkıp dedi ki “Kürt Sorunu” varsa “Türk Sorunu” da var.  Hala da böyle deniliyor. Kimse yaralıya sormadı derdinin ne olduğunu, ne istediğini. Bana göre ne “Kürt Sorunu” var bu ülkede ne de “Türk Sorunu”. Kürt Sorunu yok,  Kürt’ün sorunu var; Türk Sorunu yok, Türk’ün sorunu var.  Hak, adalet, özgürlük talebi; insanca yaşama isteği var bütün milletin.

Yaralının yarasını başkalarının tam bilememesi belki mazur görülebilir ama yarasını ve kendisiyle aynı yaraya sahip olanları unutan yaralının kendisine ne demeli. Çok ağır işkencelerden geçmiş biri olarak bilinen Kürt yazar Sayın Orhan Miroğlu’nun yaklaşık iki hafta kadar önce bir televizyon kanalında Erbil izlenimlerini anlatırken söylediği şu cümlelere ne demeli:

"Şimdi havaalanından başlayarak bütün restoranlara bakıyorsunuz çeşitli ülkelerden gelmiş “siyah derili” çocuklar çalışıyorlar. Ne bileyim Bangladeş'ten, Afganistan'dan… Çünkü onlara verilen ücret orda Kürtleri tatmin eden bir şey değil artık. Yani 200 Dolara 300 Dolara çalışıyor o çocuklar. Kendi ülkelerinin koşularına göre tabi ki iyi bir maaş gibi görülüyor ama şimdi Kürt toplumu nerden nereye geldi."

Ben diyecek söz bulamadım, sadece çok üzüldüm. Çünkü günün birinde bir Kürt aydından, hangi gerekçeyle olursa olsun birileri için "siyah derili çocuklar"  sözünü duyacağım hiç aklıma gelmemişti. Elbette kötü niyetle söylendiği düşünülemez bu sözün. Belki de bilinçaltında kalmış ezilmişlik duygusunun dışa vurmuş hali mi diyelim buna. Ya da tam tersine yaralı yarasını unutunca böyle mi konuşur diyelim. Tabii bu arada "siyah derili çocukların’’ kaderi hiç mi değişmiyor diye düşünmeden de edemiyor insan. Dünün mazlumu, ezileni, sömürüleni bile   bugün sömürmek için yine yüz yıllardır yapıldığı gibi " siyah derili çocukları" mı seçiyor.

Bunları düşünüp dururken Sayın Leyla Zana'nın Hürriyet Gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu ve Ankara Temsilcisi Metehan Demir'e verdiği röportajını okudum ve şaşırdım çünkü tam da “yara”ya ilişkin cesur samimi ve doğru cümleler var o röportajda. “Sayın Başbakan’dan umutluyum” diyen Leyla Zana  bakın nasıl sesleniyor BDP'lilere:  "Kameralardan uzak sofralarda da insanlarımızla bir araya gelmeli, ekmeği paylaşmayı öğrenmeli. Tarladaki kadının terini silebilmeyi, emeğin ne olduğunu anlayabilmeyi, eşeksırtında eve su taşıyan teyzenin testisinden bir bardak su içmeyi bilmeli…"

Evet, Orhan Miroğlu’nun ekonomileri çok iyi artık çalışmıyorlar dediği Kuzey Irak'takiler de Kürt, BDP'liler de Kürt, Leyla Zana'nın "insanlarımız" dediği de… Belki de Kuzey Irak'taki Kürtlerin tenezzül etmedikleri o paralardan çok daha azı için buradaki Kürtler ömür tüketiyorlar, Uludere'deki insanlar gibi daha çocuk yaşta hayatlarını tehlikeye atıyorlar. Kuzey Irak’taki Kürtleri içten içe gururlanarak anlatırken daha dikkatli olmak, İran’dan Türkiye’ye kadar bütün Kürtleri düşünerek değerlendirme ve açıklama yapmak gerekmez mi?

Sayın Leyla Zana,  bana göre BDP’ye yönelttiği öneri ve eleştirileriyle BDP’nin Kürtleri gereği gibi hakkıyla temsil edemediğini de söylemiş oldu bir bakıma ve sorunların çözümü konusunda “Sayın Başbakan’dan umutluyum” diyerek BDP’nin Kürtlerin tek temsilcisi olmadığına da…

Bazı BDP’liler beğenmese de bence çok doğru tespitler bunlar ve sorunların çözümü konusunda ben de Sayın Başbakandan umutluyum ama…  Ah bu amalar olmasa…  Artık yapılacak olan ne varsa bir an önce yapılsa Yeni Anayasa’dan başlayarak. Kürt aydınlar, Kürt siyasetçiler de en az Sayın Başbakan kadar umut verse. Tüm siyasi partiler başta olmak üzere herkes taşın altına elini koysa…

“Hiçbir ‘ama’ kalmasa” diyerek yazımı bitirecekken televizyonda yine üzücü bir son dakika haberi… Şanlıurfa Cezaevinde kavga ve yangın sonucunda 13 kişi hayatını kaybetmiş,  5 kişi de yaralı. Vefat edenlere Allah’tan rahmet yakınlarına başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyorum. Cezaevlerinde kapasitenin birkaç katı insan olduğu, sürekli yeni cezaevleri yapıldığı halde bu sıkıntının aşılamadığı, devletin koruma ve denetiminde olan cezaevlerinde hala insanların kolayca ölebildiği ve cezaevlerinde hükümlüden çok tutuklunun olduğu, yargılamaların yıllarca sürdüğü bu olay nedeniyle bir daha gündeme geldi. İnşallah bu kez artık herkes için ders olur da cezaevlerindeki insanlık dışı şartlar ortadan kaldırılır, gerekli düzenlemeler yapılır. Ki yapılacak olanların yetkileri, ilgilileri, yazanları, çizenleri tümüyle sorumluluktan kurtarmayacağını, bu dünyanın ötesinde büyük hesap gününün olduğunu da unutmayalım.

Leyla Zana aynı röportajda diyor ki "Türkiye’de adamı içeriye atıyorlar, orada unutuyorlar. Tamam, bari suçluyorsun cezasını ver ama ceza da yok. Yargıçlar gereğini yapmıyor, hüküm yok. Yarın bu insanların hepsi AİHM’e gitse, uzun tutukluluktan dolayı tazminat alsa bu paralar bu milletin, gariban vatandaşın cebinden, cebimizden çıkmayacak mı?"

Evet. bu da bir “yara”  ve bu soruya da cevap olsun diye başladığım gibi Kürt atasözüyle bitiriyorum yazımı: “Yaralı,  yarasını bilir.”
 
18 Haziran 2012 Pazartesi / Yeni Şafak

 

Share

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir